Bu üçüncü yıl. Üç yıl önce, O' nu ilk gördüğümde deliler gibi vurulmuştum. Zaten ondan sonra yaptıklarım normal benle çok alakalı değillerdi. Ta nerelerden onu takip edip, bu kafeye girdiğini görmüş, ancak daha ilerisine cesaret edemeyip geri dönmüştüm. Ne geri dönmek ama! Hangi dolmuşa, hangi otobüse bindiysem artık, nerede olduğum konusunda hiçbir fikrim olmayan bir yerde ne yapmak istediğimi hatırlamış, ancak gecenin bir köründe evime varabilmiştim.
Tam altı saattir, aynı yerinde oturuyorum kafenin. Çok farklı heyecanlar içerisinde. Bu gün büyük gün. Geldi çattı. Saçım, başım düzgün, ya da şöyle diyeyim, en azından ben düzgün olduğunu düşünüyorum. Masada çiçeğim. Avuçlarım her zamanki gibi terden sırılsıklam.
Kafe, denizin kenarında bir yerde, az salaş, pek gösterişsiz. O getirmeseydi buraya pek geleceğimi sanmazdım. Bir çalışanı var, çayları getiren çocuk, bir de kafenin sahibi. Onlarda artık tanıyor beni, biliyorlar çay sormaya gelmelerinin üç ve üçün katlarında evet dediğimi. Az kurnaz değil çaycı çocuk, gittikçe azalttı iki "abi bir şey içmek istermisin?" sorusu arasında geçen süreyi, ne yapsın oturunca kalkmak bilmiyorum tabi, ekmek parası.
Dedim ya üç senedir geliyorum buraya, O' nun buraya geldiğini gördükten sonra uzun bir müddet sürekli geldim buraya, gün atlamadan. Hangi günler gelir diye belirlemem biraz zaman aldı ancak, kabataslak bir istatistik ile haftaiçi ve haftasonu birer gün onu görebilmeyi mutad hale getirdim.
Yalnız gelmiyordu. Her zaman arkadaşlarıyla beraber gelir, her zamanki masalarında epey otururlardı. Ben her zaman O' nlardan önce gelmiş olur, O' nu rahatça görebileceğim yeri özenle seçer oturur, gelmelerini beklerdim. Geldiklerinden sonra, muhabbetlerine kulak kesilir, neyi sevip neyden hoşlanmadığını anlamaya çalışır, okuduğunu söylediği kitapları, dinlediğini söylediği müzikleri aklımda tutmaya çalışırdım. Seyretmeye, müzik notaları gibi sesini dinlemeye doyamıyor, adeta zamanın akışını unutuyordum. Konuşmalarına kulak kabarta kabarta belli bir seviyede edebiyat ve müzik tutkum oluştu. Evvelden okuyacağımı-dinleyeceğimi-izleyeceğimi sanmadığım şeyleri okumaya-dinlemeye-izlemeye başlamıştım. Sevmek böyle birşeymiş işte. İlk ondan duyup, hemen gidip almıştım Sahilde Kafka'yı. Hatta ondan sonraki hafta kitabı koltuğum altına alıp gitmiş, masamın üstüne onun göreceği en uygun pozisyonda konumlandırmıştım. Ne gezer, o kadar çabama rağmen hiçbir zaman beni farketmedi. En azından bu güne kadar. Ümitsiz değilim, bu makus talih bugün değişecek.
Aslında haksızlık yapmayayım, bir keresinde arkadaşlarıyla beraber fotoğraflarını çekmemi istemediler değil. Benden istendiğinde yaparken en başarısız olduğum şeyi istemişlerdi. Zaten normalde fotoğraf çekerken elim titrer, bir de O'nun fotoğrafını çekmeye çalışmak...
Geçen sene tam da bugün, doğum gününün ne zaman olduğunu öğrendim. Zaten o günden bu yana bu plan içerisindeyim. Bir sonraki doğum gününde, yani bugün yanına, oturduğu masaya gidip O' nu sevdiğimi söyleyecektim. Üç yıldır, O' nu gördüğüm o ilk andan itibaren neler yaptığımı anlatacak, ancak cesaretimi topladığımı söyleyecek, o en sevdiği çiçeği uzatarak reveransımı tamamlayacaktım. Doğum gününde.
Altı saat oldu. Hala gelmedi. Bekliyorum. Bunca zaman bekledim. Beklemeye devam edeceğim. Gelecek.
25 Ocak 2014 Cumartesi
24 Ocak 2014 Cuma
cemalim
-hayırlı işler. kolay gelsin.
-hoşgeldiniz.
-ya muhtarlık ne tarafta biliyor musunuz? ( bu, tam böyle sorulmamış olabilir)
-hııı bu beş oldu. bugün son gün de mi?
-evet.
(adam kapıya yönelir.)
-ya ben aslında biliyordum da yerini şurdan mı gitmeliyim yoksa öteki yoldan mı kestiremedim.
- sizi daha önce hiç görmedim.
- aşağıda hastanenin orda oturuyorum.
-hiç alışverişe de gelmediniz.
-dediğim gibi biraz ters kalıyor. o kadar yakın değil.
-bak şu ilerde bir üçlü var onları görüyon mu?
-evet.
-onlarda muhtarlığa gidiyormuş. onları takip et.
-teşekkürler.
-keşke yakın olsaymış
-(sessizlik ve gitmeye yelteniş var)
-alışverişe gelirdiniz ne güzel. arada gelseniz ne güzel olur, alışveriş yaparsınız.
- iyi günler.
-arada gelin güzel olur.
- teşekkür ederim.
üç kişinin ardından yeller esmektedir.
not: bu yazının devamı gelecektir. yurdum insanı sağ olsun!
-hoşgeldiniz.
-ya muhtarlık ne tarafta biliyor musunuz? ( bu, tam böyle sorulmamış olabilir)
-hııı bu beş oldu. bugün son gün de mi?
-evet.
(adam kapıya yönelir.)
-ya ben aslında biliyordum da yerini şurdan mı gitmeliyim yoksa öteki yoldan mı kestiremedim.
- sizi daha önce hiç görmedim.
- aşağıda hastanenin orda oturuyorum.
-hiç alışverişe de gelmediniz.
-dediğim gibi biraz ters kalıyor. o kadar yakın değil.
-bak şu ilerde bir üçlü var onları görüyon mu?
-evet.
-onlarda muhtarlığa gidiyormuş. onları takip et.
-teşekkürler.
-keşke yakın olsaymış
-(sessizlik ve gitmeye yelteniş var)
-alışverişe gelirdiniz ne güzel. arada gelseniz ne güzel olur, alışveriş yaparsınız.
- iyi günler.
-arada gelin güzel olur.
- teşekkür ederim.
üç kişinin ardından yeller esmektedir.
not: bu yazının devamı gelecektir. yurdum insanı sağ olsun!
al bakalım ebi; moralılara fotoğraf falı!
yalnızca batıdan gelip doğuya hükmeden ve ortadünyayı kendine mesken edinen kadınlara özgü hisli göz rengine sahip ebi'ye sihirli şiirli taşlar,
sana kendine ait bir oda adınısenkoy,
tercihlerden, kararlardan, sonuçlardan yorgun mamalak'a tatlı bir sigara kahve molası,
lablarda, deneylerde ve de hep yollardaki tuco'ya sakinik, dinginlik,
gkcgnr'ime notalardan yıldızlar, şapkalar, gemiler,
aslında hepsini hepinize, hepsini hepimize yollasam görünce sevinir misiniz?
ha bi de çocukken arkadaş olalım ister misiz?
23 Ocak 2014 Perşembe
mora sen bir yarımada değilsin de nesin!!!
sana ne oldu mora, bir derde tutulmuşsun.
bir ekmek kadar aziz fikirlerim böyle yitti
metropoller ve araba kornaları kahrolsun
bir mısra sağ elimden karanlık suya düştü
esinlenilen sezai karakoç'un, ve mona rosa şiiridir:
Sana ne olmuş Rosa, bir derde tutulmuşsun.
Bir ekmek kadar aziz fikirler böyle pişti:
Noel ağaçları ve manolyalar kahrolsun,
Bir çevre sağ elimden bulanık suya düştü...
bir de baktım ki mora karalara bürünmüş.. meğersem mora kapkara'ymış..
sana ne oldu mora, bir derde tutulmuşsun.
bir ekmek kadar aziz fikirlerim böyle yitti
metropoller ve araba kornaları kahrolsun
bir mısra sağ elimden karanlık suya düştü
esinlenilen sezai karakoç'un, ve mona rosa şiiridir:
Sana ne olmuş Rosa, bir derde tutulmuşsun.
Bir ekmek kadar aziz fikirler böyle pişti:
Noel ağaçları ve manolyalar kahrolsun,
Bir çevre sağ elimden bulanık suya düştü...
bir de baktım ki mora karalara bürünmüş.. meğersem mora kapkara'ymış..
12 Ocak 2014 Pazar
Savur Gözlerindeki Entarisiz Efkarı, Adında Ceylan Yavrusunu Andıran Bir Kelebek Saklı Senin
Çünkü romanın
prensleri dört gün dört gece kapında yatmış da, bana mısın dememiş elletmemiş
kelebeklerini Akdeniz’in. Hem sorsan neler söyler, ağzı dili gümüş lakırdı,
yaylan kızım geliyor roman atlısı.
Kim demiş
sevdiğini sevdiğine söylesin diye herkes? Cebimizde küheylan cakalı izmarit var
bizim, beynimiz kokoreç kıvamında şiirlerle dolu. Dilimiz kilit, boynumuz
aşktan ince, severler güzeli genç üse. Güzel dediğin, kendini gösterecek şöyle
mehtaba ki, önce ceylanlar kıskanacak, sonra Kleopatra uğruna ressamlar
boğdursun. Hey yavrum hey, salın şöyle boylu boyunca da, Karacaoğlan namına
mısralar doldursun.
Bak dedim velet,
bu sokaklara adımız kırmızı boyalarla yazıldı bizim. Bu dağların tepelerinde
nice dilberler oraç çekiç kızartıyor. Dere kenarında kavak ağacı mıyız lan biz?
Budarım ah vahlarını, olmuşları olgunlaşmış Madonna’nın, ziyade olsun.
Fırlat bize maskarası
girdaplara dikizli gözlerden de, neşemiz diyorum yerine gelsin. Hani sen
birinci kırlangıç mevsimlere gebeydin? Yoksa dilin bacaklarına dolandı da,
ondan mıdır nöbetleri öksürüklerinde gizli iç çekişlerinin?
Af edersiniz,
sizi bir gece yarısı tenhada sıkıştırabilir miyim? Gözlerinizin ahusuna
vuruldum der, gerekirse müebbet yerim. Aşk dediğin dallı budaklı omuzlarından
geriye kalan girdabın madam, biraz sakla da kıskanılsın şiirlerim.
Benim bir dalgam
var şimdi tek sıkımlık. Bak desem, biraz sola kay desem, şöyle bir demlensen,
gökyüzü bulutlarına dünya turu verecek de, bulutlar sizi bırakıp gitmeyecek, o
derece.
Bakar mısınız?
Hakkınızda çıkan dedikodulara ne cevap vereceksiniz? Meğer Parlement caddesinde
Malbora’yı Winston’la aldatmışsınız. Parlement sizden şikim şikim şikayetçi,
Malbora tirim tirim titriyor, winston da kendine fena fena sansür uygulamış,
öyle diyolla. -Bakın ben Malborayı Winstonla aldatmadım, hele Parlement
caddesinde hiç aldatmadım, biz Parlementle birbirimizi seviyoruz. -Parlement’le
mi? Ama siz malborayla evlisiniz? -Evet ama Parlementi seviyorum. Napabilirim.
Sonra sen,
televizyonu kapattın. Bütün dedikodulardan uzak, sessizce bir Parlement yaktın.
Anladın, magazin artık ciğerlerimize işlemiş. Işığı söndürdün. Dolambaçlı
hikayeme daldın. Dün gece de buna benzer bir şey olmuştu dedin. Boş ver dedim.
Gözlerine dört defa kelebek damlattın. Efkarıma boylu boyunca uzandın. Geriye
tek kullanımlık ay ışığı bıraktın. Bir ara durdun, belki de onlar haklıdır
dedin. Boş ver dedim, boş verdin…
8 Ocak 2014 Çarşamba
Yıllanmalar 2: Meğer Ne Çok İçmişim, Yıllar Geçmiş Hala Sarhoşum
Yıl: 2003
Ben sizi ilk pazartesi topyekün marş
bestelerken kainat dilberini ararken gördüm.
Yıl: 2004
Sedalı sedasız harflerden oluşan soyunma
odanda aşkım ilhan yazılmış, kıymete bindi sonra dönüp bana bir daha baktınız.
Yıl: 2003
Karagözlü dilberdiniz saçlarınız uzamış
rüzgar estikçe hiç merdiven çıkmamışsınız belli.
Yıl: 2005
Önemli meselemle karşınızda durdum,
rüzgar esmiyor siz rüzgar varmış gibi salındınız.
Yıl: 2003
Ben size ilk şiir yazdım gözünüze
değmedi hiç, balkon meftun siz değil. Defterime seni seviyorum yazıldı,
incelendi ben siz sandım değildiniz o gece büyük plan.
Yıl: 2006
Ben gökyüzünü çıkarıp elinize verdim
istemem ön cebime koy dediniz güldünüz bu ne güzel.
Sonra çıkarıp gençliğinizi serdiniz önüme
yaşlanmış filizleriniz geceme damladı. Ben votkalı gömleğime sardım sizi çünkü
mesele siz değildiniz çünkü denizdir kenarı gençliğimin. Bir adım çaprazda
yemyeşil bir kadın sizin yüzünüzden ağladı.
Yıl: 2007
Bir gece düşlerime uyandınız yoksa sen
hala dediniz ama ben çoktan yırtmıştım karanlığımı. Başka bir şey yoksa artık
güleyim çünkü bu gece zafer gecesi sizin için tasarlanmış. Ağlamaklı gözleri süzdünüz ben gaddar adamım
bak şimdi sen ağla, ağladınız.
Yıl: 2011
Siz ben geldim dediniz baktım ön cebiniz
beşiktaş sahili. Kadınlar dizlerini ovaladı çünkü güzeldiniz ama hiç
benzemediniz, benzeyemezsiniz. Yanlış zamanda doğru mekan seçtiniz açtınız
baktınız hediye sandığı tanıdık. Üç dirhem yalnızlığıma göz kulak oldunuz bir
daha uslanmazsınız dedim, uslanmadınız. Ben yarın arıcam dedim siz telefon ön
cebinizde beklediniz bugün geldi yarın hiç gelmedi. Siz bir yanlışlık,
anladınız doğru mesele 2003, fena.
Yıl: 2007
Ben gidicem dedim o gece ilk gitmedim
son gitmedim hep gittim gene oldu gene gittim gelişlerim gidişlerime ayarlı.
Siz hacettepeli şarkılar sevmediniz
çünkü yeşimden bozma taşlarla boğaz kirli.
İlk limanda bindim bir gemiye ilk can
ikinci can bir şarkı daha şimdi iki nefret.
Ben anladım meğer kışın hurma yemişsiniz
şimdi sızlatıyor içinizi, perdenizin arasında ergenliğim.
Yıl: 2014
Siz başınızı alıp çevirdiniz başlar çevrilmek
içindir kaşlarınız yerli aşklara çatık.
Satırlarına şairler saplanmış olay yeri
4541 merkez cinayet büro bu kadın üç yıl önce öldü.
Siz verip kendinizi kurtuldum sandınız
meğer hala yaşıyorsunuz hayat kısa, bitkisel.
Böyle bir geceden hatıralarla çıktınız
alıp ön cebinizi yokladınız, ön cebiniz hala benim.
1 Ocak 2014 Çarşamba
Düşlerimizdeyiz, Kıskanılası Doğa Bizim Başlıklı Resmin Arka Planına Monte Edilmiş, Şairin Şiirinden Vazgeçtiği Geceden Beri Orada Asılı Duran Kadının Ceketinin İç Cebinde Parlement Sigarası Olma İhtimalinin Olasılık Teorisine Göre Yerleştirilmiş Kutup Yıldızı Pusulasına Yazılmış Şiirdir
Faucault Sarkacı’ndan trenler geçiyor.
İklimlerinde ateşi nüksetmiş zifiri aralık intiharı. Umberto Eco bir kitap açıp
okuyor içinde bir dirhem yalnızlık. Ben gözlerinize parlement dumanları
savuruyorum gözleriniz çünkü sessiz liman. Terliksi hayvanlar ve terliksiz
sonbahar kuşları damlıyor saçaklarımızdan gece yarısı vardiyası işçileri gibi.
Ama siz ilk görüşte demleniyorsunuz
zifir 10 nikotin 0.8. Ben alıp sizi duvarıma asıyorum, gözleriniz kaynak
benliğime meftun. Mürekkebinizden şairler saplanıyor afakıma kırmızı çünkü
afakım en taze bir resim. Ben bunu alır ceketime asarım diyorsunuz, ceketimi de
asarım sonra kimseye hesap verecek değilim.
Irmakları mesken tutulmuş köprülerin
benim, yazıyor akşam haberleri, ikimizin de parası yok okumuyoruz. Baştan
çıkarmış katıksız güzelliğin derebeylerini Babil’in yosma bahçelerinde.
Sempatik diyorsunuz antipatik kelimeler söylüyorsunuz ama yalnız tren
vagonlarınız gizli. Al diyorsunuz al bu Faucault Sarkacı’nda üçüncü meridyene
dikizli.
Benim en acayip yerim gecemle gündüzümün
birleştiği yerimdir, diyen bir yazar aranıyor Belgrad köylerinde ama okuma
yazma bilmez. Bulunur mu diye merak ediyoruz çünkü bulunmaz şairler
Hindistan’da kilise yolunda. Belki de Çin’de ya da Ötüken’de bir yerde beş
parmak kalınlığında bir şiir resminiz. Olamaz diyorsunuz olamaz Eco bana bunu
nasıl yapar, gülüyorsunuz.
Kimseli yalnızlıklar yaşadım bak bu şimdi
sana ebemkuşağı kadar siyah. Ama olsun, altından geçen altın bulsun, herkese
faydam dokunsun, diyen ressamla tanışıyoruz, ressam 17 yüzyıl küçük prenses.
Ben gelinlik giymem diyorsunuz gelinlik çirkin gösterir kadını, kadın dediğin
kaynak benlik. Mısır’da Nil kenarında susuz toprak üzerinde bir kurbağanın size
çirkin çirkin bakma merasimi.
Saatim olsa kıracaktım, Quentin gibi
savrulacaktım manasına gelen replikler süzülüyor dudaklarından Paris’te Sen
Germen’e dayalı bir akşam yıldızından. Saçlarınız Faucault sarkacını yudumluyor
çünkü Petersburg’da votka içilir. Biz benim en sevdiğim budur resimli bir
şarkıya klip çekiyoruz bir önceki klibin devamı niteliğinde. Yalnızlık ufkumuzu
açıyor çünkü yalnızlık sever sessizliği.
Gel o zaman bir parlement daha yakalım
caddesinde perdeyi aralayan kadının kızı gecenin bir vakti çıkıyor evinden.
Ellerinde hiç çekilmemiş bir filmin sinopsisi. Keşke yalnız bunun için sevseydim seni…
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)




