11 Mayıs 2014 Pazar

Bir Edebiyat Öğretmeni Etrafında Lokum Kıvamında Çifte Kavrulmuş Yazıdır


Gül gibi çocukları
Gelmemiş sabahtan okula

Kadın geceden ayartmış haylazları, “gül gibi çocuklar” demiş, “yarın sabah gül gibi gelin”. Sarı badanalı bir din kültürü öğretmenidir çantasına ‘sen anlamazsın’ döneminin ikinci sınav notlarını koyan, uzun ve metrobüs tıkalı bayrampaşa’da. “Deliler hastanesine yakın bir yerde Bakırköy isimli maceraperest ırmak, denize hangi şehirden dökülmelidir?” sorusuna cevaben “biz bilmeziz ürtmenim, bilen bilir” yazılmış. Coğrafya sıfır, biyoloji desen rengarenk…

Bir kanto sarayı vaktinden önce ötmüş çile bülbülün armağanı, “safranbolu’ndan (-n daima fazladır) lokum almak kaç liradan başlıyor hoca’nım” yazılı mektup… Hoca’nın cevabı ağır ve net: bir mısra iki beyit lira…

Anlatır kadın, ismet özel ikinci yeni toplumcu mudur, yoksa ikinci yeninin ikinci kuşağı mı... Bilinmez bir şiirde iki mısra yan yana gelirse tek mısra mı kabul edilir. Ve bir bakış ancak bu kadar güzel tarif edilir…


Bir şiir vaktinden çok önce yazılmışsa, vakitlice bir isyan anlamı taşır. Ve hoca’nım, onu evirir çevirir gül kokulu çocuklarına usulca anlatır: Şair burada, lys’nin önemine parmak basmakta çocuklar; yaşasın marmaray’a dökülen kınalı yumurcaklar; yaşasın cumhuriyet dönemi haluk’un tazecik defteri; yaşasın maveraünnehir’in mezapotamya’ya izdüşümü… Sahi, nazım hikmet neden rusya’da gömülü?

18 Nisan 2014 Cuma

Bana Irmaklarını Ver Angel!

son defaymış gibi…

            Dünyanın ani fren yaptığı bir esnada kıvrımlarınızdan tuttum. “Af edersiniz” dedim, “kıvrım görünce dayanamam.”

Gömleğinizin üstten üçüncü düğmesini iliklediniz. “Ne münasebet” dediniz, “kıvrımlarım tutulmak içindir.”

Eski Yunan sarnıçlarından kalma meşalemle hamam taşınızı aydınlattım. “Neden” dedim, “gözleriniz bana bakıyor?”

Birkaç yüzyıl önce kalbinize gizlediğiniz elinizi çıkarıp vücudumda gezdirdiniz. “belki de” dediniz, “görmek istiyordur.”

Sigaramın buğusundan doğurduğum lodosumu tutup dudaklarınıza üfledim. “Öyleyse” dedim, bu gece denize açılmalıyız.”

İçinize çektiğiniz lodostan karayel yapıp samyeli kıvamında derin bir nefes saldınız. “Olmaz” dediniz, “elinizi kıvrımlarımdan çekmeyiniz.”

Boynunuzun ve omuzlarınızın kızıllığından ıslak bir rüzgar gibi geçtim. "pek tabi” dedim, “elimi kıvrımlarınızdan çekmemek konusunda maharetliyimdir.”

Asya’nın uzak iklimlerinden devşirilmiş gökkuşağımın altına gizlendiniz. “Fırtına çıkacak” dediniz, “korunaklı bir yer bulmalıyız.”

İnce belli bardağınızdan bir yudum daha alıp iki lafla belinizi kırdım. “Kıvrımlarınız” dedim, “kıvrımlarınıza kıvrılıp uzanabiliriz.”

Nefesinizin son damlasınca titrek dokunuşlarla gömleğinizin üstten üçüncü düğmesini çözdünüz. “Birkaç gün” dediniz, “sonra gideceğim.”

Erken başlayıp geç biten hayallerimi yukarınızdan aşağınıza gezdirdim. “Belki de” dedim, “geri dönmeniz için bir bahane olur.”

Elimi alıp iç savaşınızda viskinizi sakladığınız mahzeninize götürdünüz. “Benim” dediniz, “üstten dördüncü düğmemdir dönüş biletim.”


Dünyanın gizemli surlarının sırrının çözüldüğü dördüncü düğmenize elledim. “İzin verin” dedim, yardım edeyim.”

15 Nisan 2014 Salı

Kalbimi Zımbaladım Ellerine Leyli

kadehlerimi senin adına kaldırdım dün gece,
savaşa gittim, ateş açtım kendi mevzilerimde kendime
ateş attım başım allak bullak, bir seni bir fondipi sek içtim
seke seke nerelere varabilecek mamalakso...

Dumancı, haykocu, teocu, ama en çok da Tarkancı derken şimdi de sagocu olduk çıktık vesselam. Eee, saçmalamakta üstüne yoktur yiğidimizin.

Şimdi de sizleri Yılmaz Güney’in aforizmasından devşirilen yoksulluk hallerinin yoksunluk belirtisi ile baş başa bırakıyorum:

Biz de bilirdik yare karanfil almasını
Lakin harman idik, üçlüye verdik parasını…

Ve sıradaki parça sevip de kavuşamayanların toprağa gömüldüğü, üzerine rastık sürüldüğü, bir tutam kerkenkele gıdısı ile bir dirhem kurbağa bacağından oluşan esrarengiz aşkların esrarının kaybolup engiz-inin kalmasıyla anlam dışılığa bulaştığı, “hanimiş benim en sevdiğim elektrik kesintisi” nidalarıyla yerin göğün inlediği, ama bu iniltiyi kimsenin duymadığı, daha doğrusu duymazdan geldiği, duymazdan gelmeyenlerin benzeri nidalarla karşılık verdiği şarkıyla baş başa bırakıyorum:

dertliyim ruhuma hicrânımı sardım da yine
inlerim şimdi uzaklarda solan gün gibiyim
gecenin rengini kattım içimin matemine
sönen ümid ile günden güne ölgün gibiyim


            İmza: Kaptan Jack Sparrow

12 Nisan 2014 Cumartesi

Bıraksak "deli dünya" resitalleri çizecekti, neyse ki akl-ı selimiz

Burcumun balık olmasıyla doğduğum günün bir ilgisi olduğunu düşünüyorum. Kafamın Leyla olmasıyla da ortamın.

Sahi, ortamımız çok şen sen de gel. Tam ortama gel ama, tam ortama. Gelebilir mi Leyla? Gelemez. 
Hadi gidip elma yiyelim.

2 Nisan 2014 Çarşamba

29 Mart 2014 Cumartesi

Gitmek


Kardeşlerim derim, kardeşlerim… Son bir yılda o kadar çok gittim ki… gitmek konulu konferans verilse beni çağırırlar, hiç konuşmam, çeker giderim…

Ah kardeşlerim, keşke şairler kadar cesur olsak… Keşke leyla kadar mecnun, mecnun kadar leyla olsak… Her seferinde gitmeye meyyal olmasak… Kardeşlerim, bu kadar gaddar olmasak…

Bunları yazdım çünkü söz verelim ve o sözü tutmayalım dedi kadın… Ben üç kuruşluk damarlarımdan ciğerlerime süzülen öksürük nöbetlerinin anımsattığı yazdan kalma günleri, sedalı sedasız harflerden ya da sıralı sırasız dağlardan oluşan isimleri kendilerinden mütevellit kadınların arkamdan ettikleri küfürleri, gece yarısı vardiyası işçileri gibi sabaha nazır yar bana bir eğlence türünden nidaları, umutla gözlenen caddenin merkez efendi durağından sola sapınca varılan konakları, çok sesli hiç nakaratlı şarkıların tesirine kurban verilen aşkları, bir yere gitmeyen yolların durma biçimlerini, ya o muallayı sandala atıp ruhunda hicranını söyletme hikayesini, burcumun balık olmasının doğduğum günle bir ilgisi var türünden iç çekişlerimi, bir masaya kaç kişi sığar bre dostlar türünden çocukluğumuzdan çıkıp gelmiş oyunları, adları, resimleri, simaları, yazıları, filmleri, kuleleri, toplasam bir günü geçmeyecek hatıraları ve en önemlisi gençliğimin ergenliğime izdüşümlerini hiç mi hiç hatırlamamış gibi yapıp kadının yağmurdan ıslanan saçlarının kıvrımlarına bakışımı nakşederek ve de öksürük nöbetlerinin nöbetten sıyrılıp alışkanlık haline geldiğini belli etmeyerek ve de hatta aşkın en onulmazı efkara bulanmış sesime yıkılmadım ama yıkılmayışım paramparça olmadığım anlamına gelmez türünden bir akustik hava vererek kadının önerisini cevapladım: Olur…

Ne demiştik kardeşlerim… Gitmek… Sadece gitmek…

27 Mart 2014 Perşembe

Hangi Oje Yakışmaz ki Kız Sana


“O zaman, zamanı gelince bu işe zaman ayıralım”
Leyla

Leyla bembeyaz bulutların arasından çıkıp geliyor, rüzgar saçlarını okşuyor, kirpiklerinden sevda damlıyor, deniz dalga sesini kesiyor, martılar fal açıyor: “seviyor, seviyor, hâlâ seviyor…”

Leyla! Ruhumuz köprüden geçiyor, duyuyor musun?

İniyoruz gece yarısı sahile, Rus kızlarından, Latinlerden, Leyla’dan konuşuyoruz. Ne yalan söyliyim, en çok da öpüşüyoruz. Ayıp olmasın diye dünyanın gözlerini kapatıp, öyle öpüşüyoruz.

Bir sabah filozof olarak uyanıyor, ertesi gün çocuk olmaya karar veriyor, bazen çırak oluyor, bazen usta… Parmaklarını saçlarımda gezdirmeyi seviyor… En çok da şarkı söylüyor: “Ay, ay kahroldum, düşe kalka peşinde maskara oldum…”

Ağız dolusu gülmeyi, gülerken düşünmemeyi marifetten sayıyor… Kirpiklerine rimel, tırnaklarına oje sürüyor… Hangi ojeyi sürse, ona yakışıyor…

Ben çıkıyorum leyla’nın merdivenlerinden birer birer… İstanbul’un gizli kalmış surlarını birer birer açıyorum… Gel diyor leyla, geliyorum… Ve pusulanın leyla’lı kısmında Tarkan şarkısı: Yum gözlerini soluksuz uçalım göklerde…

Sahi, bayram değil seyran değil, İstanbul bu gece niye boşaldı?