22 Temmuz 2014 Salı

Kalabalık Dağıldığında Geriye Kalan’dan…

gözlerimiz değme dostluk filmlerine taş çektirsin yeter,
kutlamayı neyleyim…

Ben şimdi burada, senin doğum gününe dair, bildiğim ne kadar edebi cümle varsa yazabilirdim. En içten dileklerimi, en dıştan gülümsemelerimi, birlikte sohbet ederken içtiğimiz oraletleri, o oraletin yanında gelen limonu… Kariye’nin Kariye olmadığını, Kariye’nin başka bir mana teşkil ettiğini…
Dahası, cümlelerimi gök cisimlerinin olağan hareketlerine olağandışı anlatımlar katarak sürdürebilirdim. Mehtabın dolunaydan coğrafi bir hamleyle sıyrılıp gelmesine rağmen, sarhoşların –yani rakı içicilerin- keyiflerine keyif katmak amacıyla ona bambaşka manalar yüklemesi gibi, ben de ay ışığı kutsiyetinde yorumlamalar yapıp mevzuyu doğum gününün en kutlu hallerine bağlayabilirdim…
Yağmurun roman havası tadında dökülüşünü, güneşin Hicran Yine Hicran eşliğinde kayboluşunu, suya düşen izmaritin cosss sesiyle sönüşünü –yazar burada, izmaritini suya fırlatmış, izmarit en okkalısından cosss sesi çıkarmıştır- senin doğum gününle ilişkilendirebilirdim…
Bununla da yetinmez, senin doğumundan kendi doğumuma ilişkin notlar çıkarıp, nice benzerlikler ve de güzellikler bulup, her insanın ortak kaderini bize özel gibi göstererek yüzünde bir gülümseme uyandırabilirdim… Sen doğduğunda ben beş aylıktım der, nice anlatırdım o beş aylık zaman diliminde neler olduğunu, neden önce benim sonra senin doğduğunu, Mora’nın yarımada olmadığını, ama yarımada’nın Mora olduğunu…
Cebimdeki kül tablamı klavyeme döküp, gerçek ya da sürreal nice okunası repliklerimi senin doğum günün için sıralayabilirdim. Annesi petrol denizleri tarafından katledilmiş yavru bir martı bulup, en kralından kedi gülümsememle ona uçmayı öğretebilirdim. Aramızdaki kilometreleri santim santim ölçer, sırf mesafeyi daha uzun göstermek için santimetre cinsinden hesaplamalar yapar, genç kişinin acıları adı altında özlem dolu cümleler kurabilirdim…
Ya da oturup sorardım hatırlıyor musun’la başlayıp birlikte yaşadığımız onca şeyi… Etkileşimin katkılaşım hallerini, Sarayburnu minareler ve Haliç’i, Kız taşından sola dönüldüğünde gözükmeyen eczaneyi, dostluğun –den halini, senin gözlerini, seni neden bu kadar sevdiğimi…
Hatta yeryüzündeki milyarlarca insanın yaptığını yapıp, sırf ortam şenlensin, mevzu güzelleşsin türünden saçma kutlamalar bile hazırlayabilirdim. Yüzüme sahte gülüş ifadeleri eklerdim, senin “doğum gününü kutlayan” olurdum, sen kutlandığınla kalırdın…
Hiç beceremem sanma, doğum günü üzerine türlü psikolojik izaha bile girebilirdim… Psikolojide umduğunu bulamayan adam rolüme sadık kalıp felsefeye meyledebilirdim. Miladi doğum günlerinin gerçeği yansıtmadığını, koca karı takviminin dahi yansıtmadığını, Avrupai bir milletin neden ikinci bir takvim kullanmaya muhtaç olduğunu…
Sonra da üzerime düşen vazifemi yaptım, ben ne kıyak arkadaşım, ortam şenlendi, mevzu güzelleşti, oh ne rahatım diye düşünüp, bir köşeye çekilip, kendi meseleme dalabilirdim…
Yapmadım…
Yapmazdım…
Neden biliyor musun?
Ben şimdi bu sayfaya hiçbir şey yazmasam, sen gene de içimden geçen her şeyi anlıyorsun ya, işte ben bu hali çok seviyorum Ebi… Doğum günün kutlu olsun… Ya da kutlu günün doğum olsun falan…

Hep mutlu ol, hep gül e mi…

6 Haziran 2014 Cuma

Yolculuk Süresince Okunulacak Yazılar 3: Sen Otobüsteyken...

Ben iki köy yumurtası kırıp yedim. Çay yapacak zamanım yoktu, yapmadım. Emirgan'dan sırt çantamla mecidiyeköye gittim. Cevahir'in simit satılan sarayında bir tanecik çay içtim. Karşılıklı duran kadınlardan güzel olanı bana "gel" der gibi baktı. Önemsemedim. Bakışların tesiri ruhuma erişiyor, bedenimi sızlatıyor, beni benden alıyordu. Tınmadım. Mevzumun o gün itibariyle farklı olduğunu, holiganizmin kadın ilişkilerinde önemli bir yer teşkil etmediğini düşünüp, kadına bakış biçimimi değiştirdim. Masadan kalkarken kadının "beni bırakıp nereye gidiyorsun mamalak, demek beni bırakıp gidiyorsun mamalak" der gibi bakışlarına karşılık verdim. Yalnız değildim ve yalnız değilken böyle bakışmaların delikanlılığın kitabınca yasaklandığını bilirdim. "Eyletmen beni, söyletmen beni, ağlatman beni, aynalar, aynalar" dedim. "Hüznüm sizde görülür, yaşarken de ölünür."

Durumumuz başta ve sonda ayrı değildiyse, başta ve sonda ayrı olmadığındandı. Kadının bakışlarının hicranıma eklediği sapsarı gülleri deh'leyip biletiksin holiganizm kokan kuyruklarının sonunda biletin tükendiğini öğrenmemize rağmen ülker arenanın çikolatayı ya da bisküviyi andırmayan meydanında karaborsacılarla kapıştım, bariyerlerden atladım, polisle cebelleştim. Mevzumuzun maça girmekle ilgisi olmadığını, meselenin taşkınlıktan ibaret olduğunu, taşkınlığın sokaklarda da yapılabileceğini kararlaştırıp kadıköy'ün su arıtılan bölgesine yakın muhitte fena işlerle uğraştım. İşlerimin fena olması, onun tıkırında gitmediği anlamına gelmiyordu. İşler tıkırındaydı ve mevzu çözülmüştü. Boğaz Köprüsünün üzerinde sigara içmek kafama yatmış, dolmuşu durdurma fikri benliğime yerleşmişti. Sigaranın yağmurda ıslanan kağıttan yapılıyor olması hayallerimi suya (su burada tamamıyle yağmurdur) düşürdü. İçmedim.

Birazdan Beşiktaş'a gidecek, sigaranın en hakikisini orada içecek, Leyla'nın Leylalığını dünyaya bildirecektim. Yağmurun hala sürüyor olması, aşk filmlerine en münasip sahneleri hazırlıyor olsa da bedenim mamalak, ruhum soykaydı. Bu durumda üzerime düşeni yapıyor, mekdanıldsın hazırladığı bilmem ne kingi yiyor, yan taraftaki hatun kişiyle kesişiyordum. Ve fekat, hatun kişinin ortamdan erken kalkması, kalkarken peçeteye istediği numarayı yazmaması canımı sıktı.

"Olsun" dedim, "mevzu farklı da olsa Leyla'ya ihanet etmedim."

Günlerin en heyecanlısı, yolculuğa çıkılan ve yolculuk sonunda varılacak yere varılan gündür. Gün kavramı ortadan kalkar, mekan öne çıkar falan. Günün mutlu, mekanın huzurlu olsun.

Yarın küşleme yiyeceğim, sen de otur ağla sızla köpek. Köpek derken şaka şaka çok çok...

Özletme kendini, ara arada... 

Yolculuk Süresince Okunulacak Yazılar 2: Aksakallı Dedenin Rüyası


Aksakallı dedemiz küresel ısının tesiriyle Haziran'da yaşadığı bahar iklimine aldırış etmeksizin alıp ceketini düşmüş yollara... Esenlerden, adını verirsem yanlış anlaşılacak semtten, Kasımpaşa'dan ve de bilumum İstanbul kasabasından seyreylemiş...
Palp Fikşın filmindeki garson rolüne soyunan Aksakallı muavinin boşları toplama telaşı, meğer bir çift güzel gözün yolculuk süresince kapanmaması içinmiş. Aksakallı dede gelmiş bizimkinin yanına "evladım" demiş, "ekran yüzüm olur musun?" 

"Olamam" demiş bizimkisi, "aksakalla işim olmaz benim. Ekran olurum yüz olurum, siyah olurum sakal olurum ama ekran yüzü olmam. Olamam. Lütfen işinizi yapın ve beni kendi halime bırakın".

Aksakallı dedemizin yüzü eskimiş, şarap misali eskidikçe değeri artmış ama yolcumuzun yüzünün değerine erişememiş. "Evladım" demiş, "öyleyse bir dahaki sefere otobüse binmeyiniz. Uçak deneyiniz."

"Olur" demiş bizimkisi, "öyleyse siz de bir daha rüyama girmeyiniz. Şu molaları da adam gibi şey ettiriniz."

Yolculuk Süresince Okunulacak Yazılar 1: Soğuk ve Şehirler Arası Otobüslerde Vazgeçtim Çocuk Olmaktan


Demek bizi bırakıp gidiyorsun Ebi,
Bizi bırakıp nereye gidiyorsun Ebi?

Hayatımda ilk defa başkasının bilgisayarında yazı yazıyorum. İlham milham gelmedi dostlar. Yaz denildi... 15 dakikada 3 yazı çıkar mı bilmem. Emir büyük yerden bu gece bu yazı yazılacak.

Ne demiştik, sevmenin ve göz renklerinin sınırı yoktur. Yazının da saati, süresi, ilhamı yoktur. Orpeus sevdiğine dönüp bakmamalıydı değil mi Ebi. İnsan sevdiğine dönüp bakar mı Ebi? İnsan sevdiğine bunu yapar mı?

Ah Eurydike ah, Ne vardı ölecek?

24 Mayıs 2014 Cumartesi

Pavyon Işıkları: Neriman'ın Ölümü

Kaymak Otel’in alt katındaki kerhanenin en kıyak kevaşesi Neriman, dudaklarına ruj damlamış kaldırımın kollarına tek dokunuşla kendini bıraktı. En kral ablaları tınlamadan şık bir duruşla şaplattığı çikleti ağzından çıkarıp, acısını bastırmak maksadıyla kalbindeki kırıklara yapıştırdı. Kahveder Büfe’nin gizli tezgahından arakladığı esrar kokusunu ciğerine nakşeden Pezo Terso, Neriman’ın gök kırmızı entarisini şarıldatan pavyon ışıklarının afili buğusunu seyre daldı. Aynasızların dümenlerine karşı köşe başında devriye gezen Erkete Teslim, Neriman’dan süzülen ucuz parfüm kokusunu damağına yapıştırdı. Otoyolun yol kısmında radyatör boşaltan sevici Mehtap, siyah cipe simsiyah uzanmış kodamanların Neriman’a abayı yakmış tavırlarına reçete yazdı.
Alemin ‘seni bu hayattan kurtaracağım’ isimli bakışına ‘ben bu hayata girerek o hayattan kurtuldum’ kahkahasıyla karşılık veren Neriman, köpek öldürenin tesiriyle pilota bağlamış Şarapçı Salvo’nun salvolarına aldırmadı. Ömrünü Neriman’ı dikizlemek yolunda heba eden Rontçu Göden, zamazingosuna verdiği ayarı bir çırpıda patlatıp inceden taksim çaldı. Gödenin geçtiği hüzzamın Neriman’da uyandırdığı arzuları bir çırpıda sezen Parlak Sağmal, biraz evvel burnuna doldurduğu kokoinin dozunu sallamadan, ruhundan aksettirdiği dörtlüğü Neriman’ın göğüs kafesine o biçim ütüledi. Alttan girip üstten çıkmaya çeyrek kala Neriman’ın eski kocası Santimci’nin geldiğini görüp derhal ikiledi. Sırtı dönük vaziyette en sevdiği ağacın gövdesine yaslanmış ölümünü bekleyen Neriman, Santimci’nin elinde tuttuğu sustalının soğukluğunu bedeninde değil, ruhunda hissetti. Racona terso bir duruma mahal vermeyi erkekliğine yediremeyen Pezo Terso, salıncakta biçimsiz sallanan Neriman’ın boynuna ölüm sebebini beyaz kağıda kalın puntoyla akıttı. Eski kocasının orospuluk namına işlediği cinayeti iplemeden dikizleyen Neriman’ın aşüfte dudaklarından üç kelime süzüldü: Ben orospu değilim.
Pezo Terso, pezoluğuna terso bir davranışla Neriman’ın sözlerini şerh ederek, tarihi bir vakıanın nesebi gayri sahih döllere ulaşmasına ant içmişçesine şu satırları fermanın alt köşesine zulaladı:
Parasız sevişen orospuların ruhundaki yırtık kıvrım, Neriman’ın ücrete tabi orospuluğunun yanında orospu çocuğu kalır.
Neriman’ın ölümünün verdiği ıstırabın yankısını işiten şehrin erkekleri, sapına kadar tutuldukları sıtma nöbetlerine ara verdi. Neriman’ın sallanan vücudu, kerhanenin üst katındaki Kaymak Otel’in temiz çamaşırlar bölümünden aşırılan bir battaniye ile örtüldü. Neriman’ın gök kırmızı entarisine bulanmış ucuz parfüm kokusu, heba olmasın, kafa yapsın diye Şarapçı Salvo’ya takdim edildi. Pavyon ışıkları söndürüldü. Kerhane kapısı mühürlendi. Erkete Teslim, teslim oldu. Sevici Mehtap’la taze aşka başlayan Rontçu Göden, bütün erkek milletinin duygularına tek cümlede tercümanlık yaptı:
Ah, ah, orospu olacaksan, Neriman gibi olacaksın.

11 Mayıs 2014 Pazar

Bir sabah metrobüsler yeşeriverdi; bir sabah baktık, bütün İstanbul yeşeriverdi


Sevmenin ve göz renklerinin sınırı yoktur…

Kanlıca sarayında yoğurt kokulu leylak desenli verev bir bakışı verev kesen kadın… Yürümüyor da niyet okuyor sanki Babıâli’nin yosun tutuşan kırmızı kaldırımlarında. Uzun topuklu keskin bıçaklı sarayburnu’nda (-n daima fazladır) kahvesine çay karıştırıyor diye elleri kelepçelenir bir şoförün sığınağı. Kurtarın beni isimli şarkıların atfedildiği binanın ikinci katında (amerikalılara göre birinci kattır) ufak pencere sarnıçlarına yakın bir çay daha kurutulur; kadın uzak iklimlerin sağanak yağmurudur…

Hangi elinizi yüzüme değdirseniz üç yüz altmış dereceye iner bir yılın bin günleri. Ve taze keklik kokusudur asitane’den yükselen “dem bu demdir” sesleri. Yakılır yakınların en gelecek zamanlı troleybüslerinde bir el, işaret parmağını ruhunuza yüceltir; çocukluk yargıçların sahte kimliğini gizleyen ayrıntılı testler boğazlar düğümleri; “siz var ya” der, “aslında siz değilsiniz”.

O vakit anlaşılır neden kınalıada’daki çakma sülüman muhteşem psiko-pat… ve neden bir mayıs girişi samsun’a gider atam, asker, üç tıraşlı çaylak… ve neden denenmeye müsait değildir çözülemeyen trafik sorunu mecidiye’nin…


Bir şarkı güzelliklerden mutluluklardan bahsediyorsa, oturur dinler ruhuma hicranımı söyleten kadın… Ve çantamın sırtıma değdiği yerde peynirli domatesli bir tost, limonu kenarında gül gibi oralet…

Bir Edebiyat Öğretmeni Etrafında Lokum Kıvamında Çifte Kavrulmuş Yazıdır


Gül gibi çocukları
Gelmemiş sabahtan okula

Kadın geceden ayartmış haylazları, “gül gibi çocuklar” demiş, “yarın sabah gül gibi gelin”. Sarı badanalı bir din kültürü öğretmenidir çantasına ‘sen anlamazsın’ döneminin ikinci sınav notlarını koyan, uzun ve metrobüs tıkalı bayrampaşa’da. “Deliler hastanesine yakın bir yerde Bakırköy isimli maceraperest ırmak, denize hangi şehirden dökülmelidir?” sorusuna cevaben “biz bilmeziz ürtmenim, bilen bilir” yazılmış. Coğrafya sıfır, biyoloji desen rengarenk…

Bir kanto sarayı vaktinden önce ötmüş çile bülbülün armağanı, “safranbolu’ndan (-n daima fazladır) lokum almak kaç liradan başlıyor hoca’nım” yazılı mektup… Hoca’nın cevabı ağır ve net: bir mısra iki beyit lira…

Anlatır kadın, ismet özel ikinci yeni toplumcu mudur, yoksa ikinci yeninin ikinci kuşağı mı... Bilinmez bir şiirde iki mısra yan yana gelirse tek mısra mı kabul edilir. Ve bir bakış ancak bu kadar güzel tarif edilir…


Bir şiir vaktinden çok önce yazılmışsa, vakitlice bir isyan anlamı taşır. Ve hoca’nım, onu evirir çevirir gül kokulu çocuklarına usulca anlatır: Şair burada, lys’nin önemine parmak basmakta çocuklar; yaşasın marmaray’a dökülen kınalı yumurcaklar; yaşasın cumhuriyet dönemi haluk’un tazecik defteri; yaşasın maveraünnehir’in mezapotamya’ya izdüşümü… Sahi, nazım hikmet neden rusya’da gömülü?