7 Ağustos 2014 Perşembe

Masumiyet



"yusuf: çocuk neden sakat abi? 
bekir: doğuştan. doğuştan denmez aslında. hamileyken babasından ağır bi dayak yemiş. 
yusuf: babası nerde? 
bekir: sinop’ta. 
yusuf: hapishanedeki? geçen gün uğur abla'yı hapishaneye giderken gördüm.
bekir: sevgilisi.
yusuf: onun için mi bu şehirdesiniz? sen? 
bekir: uzun hikaye. karışık. bu kaltakla aynı mahallede büyüdük. mevlanakapı’da. babası zabıtaydı. alkolik hasta bi adamdı rahmetli, erkenden de gitti zaten. bu anasıyla yoksul, perişan. bizim tuzumuz kuruydu, hacı babam yapmış bi şeyler. bi de zagor vardı. bizim eski evin kiracısının oğlu. babası filimciydi yeşilçamda. cepçilik, arpacılık, her yol vardı itte. ama sevimli, yakışıklı oğlandı. bizimkine aşık etmiş kendini. ben efendi oğlanım, okul mokul takılıyorum o zamanlar. öylece büyüdük gittik işte. ne bok varsa hep askerliği beklerdim. dört sene kaldı, üç sene kaldı. sonunda o da geldi gittik. bizde de herkes bunu bekliyormuş; gelir gelmez yapıştılar yakama. ev düzüldü, kız bulundu, çeyiz falan filan. nikahlandık. iki taksi bi dükkan verdi peder. dükkanda koltuk moltuk satardım. bi gün bu orospu çıkageldi. hiç unutmam, görür görmez cız etti içim. böyle basma bi etek dizine kadar, çorap yok, üstünde açık bi bluz, saçlar maçlar. pırlanta anlıyacağın. şunun bunun fiyatını sordu, dalga geçti benimle. kanıma girdi o gün. tabii taktım ben bunu kafaya. ertesi gün bi soruşturma. dediklerine göre yemeyen kalmamış mahallede. ama asıl zagor’a kesikmiş. zagor da kaftiden içerde o sıra. bi gün süslenmiş püslenmiş, zırt geçti dükkanın önünden. yazıldım peşine. tuhafiyeciye gitti, pastaneden çıktı, minibüs otobüs, geldik sağmalcılar’a. benim içimde bi sıkıntı. işi anladım tabii, zagor’u ziyarete gidiyor. bi tuhaf oldum, piçi de kıskandım. uzatmayalım çaresiz evlendik ötekiyle. o ara zagor içerden çıktı. sonra bi duyduk, kaçmış bunlar. altı ay mı bi sene mi, kayıp. hep rüyalarıma girerdi orospu. o gün dükkana gelişini hiç unutamadım. benimkine bile dokunamaz oldum. sonra bi daha duyduk ki iki kişiyi deşmiş zagor. biri polis, ikisinin de gırtlağını kesmiş. karakolda beş gün beş gece işkence buna. arkadaşlarının öcünü alıyorlar. kaltağa da öyle. önce öldü dediler zagor’a, sonra komalık. ankara’da oluyor bunlar. bizimki bi gün çıkageldi mahalleye. zagor içerde, en iyisinden müebbet. bi sabah dükkana geldim, baktım bu oturuyo. önce tanıyamadım. anlayınca içim cız etti. cız etti de ne? tornavida yemiş gibi oldum. çökmüş, zayıflamış, bembeyaz bi surat. ama bu sefer başka güzel orospu. orhan'ın şarkıları gibi. kalktı böyle, dimdik konuşmaya başladı. dedi para lazım, çok para. zagor’a avukat tutacakmış. ilerde öderim dedi. esnafız ya biz de, “nasıl?” diye sormuş bulunduk. orospuluk yaparım dedi, istersen metresin olurum. içime bi şey oturdu ağlamaya başladım, ama ne ağlamak! işte o gün bi inandım orospuya tam yirmi yıl geçti. uzatmayalım, zagor’a müebbet verdiler. ama rahat durmaz ki piç! ha birini şişledi, ha firara teşebbüs. o şehir senin bu şehir benim, cezaevlerini gezip duruyor. orospu da peşinden. sonunda dayanamadım, ben de onun peşinden. önce dükkan gitti, ardından taksiler. karı terk etti, peder kapıları kapadı. yunus gibi aşk uğruna düştük yollara. iş bilmem, zanaat yok. bu tınmıyor hiç. ilk yıllar ufak kahpeliklere başladı, sonra alıştı. gözünü yumup yatıyor milletin altına. gel dönelim diye çok yalvardım. evlenelim, pederi kandırırım, zagor’a bakarız, yok. kancık köpek gibi izini sürüyor itin. n’aptı buna anlamadım. kaç defa dönüp gittim istanbul’a. yeminler ettim. doktorlar, hocalar kar etmedi. her seferinde gene peşinde buldum kendimi. bi keresinde döndüm, biriyle evlenmiş bu, hamile. beni abisiyim diye yutturduk herife. nedense rahatladım, ohh dedim, kurtuluyorum. bu da akıllanmış görünüyor. yüzü gözü düzelmiş, çocuk diyor başka bişey demiyor. sinop’ta oluyor bunlar. ben de döndüm istanbul’a. doğumuna yakın, zagor bi isyana karışıyor gene. hemen paketleyip diyarbakır cezaevine postalıyorlar. çok geçmeden bizimki depreşiyor gene. o halinle kalk git sen diyarbakır’a, üç gün ortadan kaybol. herif kafayı yiyor tabii. dönünce bi dayak buna, eşşek sudan gelinceye kadar. kızın sakatlığı bu yüzden. sonra çocuğu doğuruyor. durum hemen anlaşılmamış. ortaya çıkınca bi gece esrarı çekip takıyor herife bıçağı. çocuğu da alıp vın diyarbakır’a, zagor’un peşine. allahtan herif delikanlı çıkıyor da şikayet etmiyor. ben o ara istanbul’da taksiden yolumu buluyorum. epey bi zaman böyle geçti. yine her gece rüyalarımda bu. zagor’un diyarbakır cezaevinde olduğunu duymuştum o sıralar. bi gece bi büyükle eve geldim. hepsini içtim. zurnayım tabi. bi ara gözümü açıp baktım, karlı dağlar geçiyor. bi daha açtım, başımda bi çocuk, kalk abi, diyarbakır’a geldik diyor. baktım, sahiden diyarbakır’dayım. bi soruşturma. kale mahallesi vardır oranın, bi gecekonduda buldum, malımı bilmez miyim? görünce hiç şaşırmadı. hiçbir şey demedik. o gece oturup düşündüm. oğlum bekir dedim kendi kendime, yolu yok çekeceksin. isyan etmenin faydası yok, kaderin böyle, yol belli, eğ başını, usul usul yürü şimdi. o gün bugün usul usul yürüyorum işte."

26 Temmuz 2014 Cumartesi

Af edersiniz, Kolumdan Yutup Çekebilir Misiniz?

Levrek yelkovanların taksim edildiği
Gölgenin en usturasız yerinde
Sıkar adabın uçkursuz deli fişekleri
Tak tak tak…
Gel de işin içinden çak
Saat yedi, tırnakları titrek
Uzadıya dinler nakarat çıktısı hayatın
Bandırılmış kozmik okyanusu ceset
Bir gram broşür sezgisi kaldırım
Örter doğmamış yaprak iniltisi
Hayvan zulmetin fecrine binaen
Çekimsiz yer çimenlerini ezer
Bir iki adımla basıp geçip
Muazzez kenar mahalleye solist
Kapar gözleri bal taşı hicrine
Kimse şey sürmez baş tarafı şeysine
Ben sen ve öteki verir
Kafa baş ne varsa elde
Şey yapalım der
Şey…
Ne idüğü belirsiz
Fuzuli bir şarkıdır şimdi
Nakaratı uzun

Güftesi yersiz.

22 Temmuz 2014 Salı

hep sen sevin diye, gülümse, mutlu ol diye...

bir yalın şarkısının içinde gibiyim bir haftadır... dün sabah erken uyandım, gittim sana güller aldım mutlu ol diye! sonsuz ol diye! diye diye...

müzeyyen'e bişiler çiziktirdim ama dedim mora'ya bakar asıl... ve aylar süren sessizliğimi; yazamazlığımı senin için şevkle bozdum...

bir zamanlar buralara nasıl da yazardık... hele geçen yıl, işe ilk başladığın zamanlar, sen hep çook erken uyanırdın, kahvaltı, kahve eşliğinde bilgisayarı açardın. biz de sen uyanınca sevin diye mora'ya geceden yazı koyardık...

o günlerin hevesiyle yazılmış bir yazı bu da! hani sen o mora'da yazı bulduğun sabahların sevincini nasıl anlatıyordun. mora'ya açayım dedim, ama nasıl olsa yeni bir şey yoktur diye, öylesine, neredeyse vazgeçecek gibi... ama bir de baktım!

evet ebi, bu sabah bir de bakacaksın, aylardır gıkı çıkmayan mora, bülbül kesilmiş, senden bahsediyor!
iyi ki doğdun demenin türlü hallerini arıyor, bulamıyor, sözü renkli balonlara bırakıyor!


Kalabalık Dağıldığında Geriye Kalan’dan…

gözlerimiz değme dostluk filmlerine taş çektirsin yeter,
kutlamayı neyleyim…

Ben şimdi burada, senin doğum gününe dair, bildiğim ne kadar edebi cümle varsa yazabilirdim. En içten dileklerimi, en dıştan gülümsemelerimi, birlikte sohbet ederken içtiğimiz oraletleri, o oraletin yanında gelen limonu… Kariye’nin Kariye olmadığını, Kariye’nin başka bir mana teşkil ettiğini…
Dahası, cümlelerimi gök cisimlerinin olağan hareketlerine olağandışı anlatımlar katarak sürdürebilirdim. Mehtabın dolunaydan coğrafi bir hamleyle sıyrılıp gelmesine rağmen, sarhoşların –yani rakı içicilerin- keyiflerine keyif katmak amacıyla ona bambaşka manalar yüklemesi gibi, ben de ay ışığı kutsiyetinde yorumlamalar yapıp mevzuyu doğum gününün en kutlu hallerine bağlayabilirdim…
Yağmurun roman havası tadında dökülüşünü, güneşin Hicran Yine Hicran eşliğinde kayboluşunu, suya düşen izmaritin cosss sesiyle sönüşünü –yazar burada, izmaritini suya fırlatmış, izmarit en okkalısından cosss sesi çıkarmıştır- senin doğum gününle ilişkilendirebilirdim…
Bununla da yetinmez, senin doğumundan kendi doğumuma ilişkin notlar çıkarıp, nice benzerlikler ve de güzellikler bulup, her insanın ortak kaderini bize özel gibi göstererek yüzünde bir gülümseme uyandırabilirdim… Sen doğduğunda ben beş aylıktım der, nice anlatırdım o beş aylık zaman diliminde neler olduğunu, neden önce benim sonra senin doğduğunu, Mora’nın yarımada olmadığını, ama yarımada’nın Mora olduğunu…
Cebimdeki kül tablamı klavyeme döküp, gerçek ya da sürreal nice okunası repliklerimi senin doğum günün için sıralayabilirdim. Annesi petrol denizleri tarafından katledilmiş yavru bir martı bulup, en kralından kedi gülümsememle ona uçmayı öğretebilirdim. Aramızdaki kilometreleri santim santim ölçer, sırf mesafeyi daha uzun göstermek için santimetre cinsinden hesaplamalar yapar, genç kişinin acıları adı altında özlem dolu cümleler kurabilirdim…
Ya da oturup sorardım hatırlıyor musun’la başlayıp birlikte yaşadığımız onca şeyi… Etkileşimin katkılaşım hallerini, Sarayburnu minareler ve Haliç’i, Kız taşından sola dönüldüğünde gözükmeyen eczaneyi, dostluğun –den halini, senin gözlerini, seni neden bu kadar sevdiğimi…
Hatta yeryüzündeki milyarlarca insanın yaptığını yapıp, sırf ortam şenlensin, mevzu güzelleşsin türünden saçma kutlamalar bile hazırlayabilirdim. Yüzüme sahte gülüş ifadeleri eklerdim, senin “doğum gününü kutlayan” olurdum, sen kutlandığınla kalırdın…
Hiç beceremem sanma, doğum günü üzerine türlü psikolojik izaha bile girebilirdim… Psikolojide umduğunu bulamayan adam rolüme sadık kalıp felsefeye meyledebilirdim. Miladi doğum günlerinin gerçeği yansıtmadığını, koca karı takviminin dahi yansıtmadığını, Avrupai bir milletin neden ikinci bir takvim kullanmaya muhtaç olduğunu…
Sonra da üzerime düşen vazifemi yaptım, ben ne kıyak arkadaşım, ortam şenlendi, mevzu güzelleşti, oh ne rahatım diye düşünüp, bir köşeye çekilip, kendi meseleme dalabilirdim…
Yapmadım…
Yapmazdım…
Neden biliyor musun?
Ben şimdi bu sayfaya hiçbir şey yazmasam, sen gene de içimden geçen her şeyi anlıyorsun ya, işte ben bu hali çok seviyorum Ebi… Doğum günün kutlu olsun… Ya da kutlu günün doğum olsun falan…

Hep mutlu ol, hep gül e mi…

6 Haziran 2014 Cuma

Yolculuk Süresince Okunulacak Yazılar 3: Sen Otobüsteyken...

Ben iki köy yumurtası kırıp yedim. Çay yapacak zamanım yoktu, yapmadım. Emirgan'dan sırt çantamla mecidiyeköye gittim. Cevahir'in simit satılan sarayında bir tanecik çay içtim. Karşılıklı duran kadınlardan güzel olanı bana "gel" der gibi baktı. Önemsemedim. Bakışların tesiri ruhuma erişiyor, bedenimi sızlatıyor, beni benden alıyordu. Tınmadım. Mevzumun o gün itibariyle farklı olduğunu, holiganizmin kadın ilişkilerinde önemli bir yer teşkil etmediğini düşünüp, kadına bakış biçimimi değiştirdim. Masadan kalkarken kadının "beni bırakıp nereye gidiyorsun mamalak, demek beni bırakıp gidiyorsun mamalak" der gibi bakışlarına karşılık verdim. Yalnız değildim ve yalnız değilken böyle bakışmaların delikanlılığın kitabınca yasaklandığını bilirdim. "Eyletmen beni, söyletmen beni, ağlatman beni, aynalar, aynalar" dedim. "Hüznüm sizde görülür, yaşarken de ölünür."

Durumumuz başta ve sonda ayrı değildiyse, başta ve sonda ayrı olmadığındandı. Kadının bakışlarının hicranıma eklediği sapsarı gülleri deh'leyip biletiksin holiganizm kokan kuyruklarının sonunda biletin tükendiğini öğrenmemize rağmen ülker arenanın çikolatayı ya da bisküviyi andırmayan meydanında karaborsacılarla kapıştım, bariyerlerden atladım, polisle cebelleştim. Mevzumuzun maça girmekle ilgisi olmadığını, meselenin taşkınlıktan ibaret olduğunu, taşkınlığın sokaklarda da yapılabileceğini kararlaştırıp kadıköy'ün su arıtılan bölgesine yakın muhitte fena işlerle uğraştım. İşlerimin fena olması, onun tıkırında gitmediği anlamına gelmiyordu. İşler tıkırındaydı ve mevzu çözülmüştü. Boğaz Köprüsünün üzerinde sigara içmek kafama yatmış, dolmuşu durdurma fikri benliğime yerleşmişti. Sigaranın yağmurda ıslanan kağıttan yapılıyor olması hayallerimi suya (su burada tamamıyle yağmurdur) düşürdü. İçmedim.

Birazdan Beşiktaş'a gidecek, sigaranın en hakikisini orada içecek, Leyla'nın Leylalığını dünyaya bildirecektim. Yağmurun hala sürüyor olması, aşk filmlerine en münasip sahneleri hazırlıyor olsa da bedenim mamalak, ruhum soykaydı. Bu durumda üzerime düşeni yapıyor, mekdanıldsın hazırladığı bilmem ne kingi yiyor, yan taraftaki hatun kişiyle kesişiyordum. Ve fekat, hatun kişinin ortamdan erken kalkması, kalkarken peçeteye istediği numarayı yazmaması canımı sıktı.

"Olsun" dedim, "mevzu farklı da olsa Leyla'ya ihanet etmedim."

Günlerin en heyecanlısı, yolculuğa çıkılan ve yolculuk sonunda varılacak yere varılan gündür. Gün kavramı ortadan kalkar, mekan öne çıkar falan. Günün mutlu, mekanın huzurlu olsun.

Yarın küşleme yiyeceğim, sen de otur ağla sızla köpek. Köpek derken şaka şaka çok çok...

Özletme kendini, ara arada... 

Yolculuk Süresince Okunulacak Yazılar 2: Aksakallı Dedenin Rüyası


Aksakallı dedemiz küresel ısının tesiriyle Haziran'da yaşadığı bahar iklimine aldırış etmeksizin alıp ceketini düşmüş yollara... Esenlerden, adını verirsem yanlış anlaşılacak semtten, Kasımpaşa'dan ve de bilumum İstanbul kasabasından seyreylemiş...
Palp Fikşın filmindeki garson rolüne soyunan Aksakallı muavinin boşları toplama telaşı, meğer bir çift güzel gözün yolculuk süresince kapanmaması içinmiş. Aksakallı dede gelmiş bizimkinin yanına "evladım" demiş, "ekran yüzüm olur musun?" 

"Olamam" demiş bizimkisi, "aksakalla işim olmaz benim. Ekran olurum yüz olurum, siyah olurum sakal olurum ama ekran yüzü olmam. Olamam. Lütfen işinizi yapın ve beni kendi halime bırakın".

Aksakallı dedemizin yüzü eskimiş, şarap misali eskidikçe değeri artmış ama yolcumuzun yüzünün değerine erişememiş. "Evladım" demiş, "öyleyse bir dahaki sefere otobüse binmeyiniz. Uçak deneyiniz."

"Olur" demiş bizimkisi, "öyleyse siz de bir daha rüyama girmeyiniz. Şu molaları da adam gibi şey ettiriniz."

Yolculuk Süresince Okunulacak Yazılar 1: Soğuk ve Şehirler Arası Otobüslerde Vazgeçtim Çocuk Olmaktan


Demek bizi bırakıp gidiyorsun Ebi,
Bizi bırakıp nereye gidiyorsun Ebi?

Hayatımda ilk defa başkasının bilgisayarında yazı yazıyorum. İlham milham gelmedi dostlar. Yaz denildi... 15 dakikada 3 yazı çıkar mı bilmem. Emir büyük yerden bu gece bu yazı yazılacak.

Ne demiştik, sevmenin ve göz renklerinin sınırı yoktur. Yazının da saati, süresi, ilhamı yoktur. Orpeus sevdiğine dönüp bakmamalıydı değil mi Ebi. İnsan sevdiğine dönüp bakar mı Ebi? İnsan sevdiğine bunu yapar mı?

Ah Eurydike ah, Ne vardı ölecek?