4 Ocak 2016 Pazartesi

Bir Garip Hicaz Ve Olduğu Gibi Bırakmak

Korkuyorum gözlerine bakmaktan, bir mavi bitiveriyor, boğuluyorum. Sırtın ağrımasın bu yastık iyi gelir. Süzme gözlerinle göğü bu kadar; çağırırım şimdi ak sakallı bir bulut gelir.

Gökdelenlerin gölgesinde kalmışsa ne âlâ. Bir uçak tutuklamış da olabilir. Ne anlamı var yarımadamda gece yarısı mehtaba çıkmanın? Mehtap, anlatıldığı kadar güzel olan nadir şey. Vardır güzelliği anlatıldığı kadar sahici başka şeyler de. Ama ben bu mehtabı seviyorum Fernando. Bu mehtapla büyüyorum yarım yamalak. Sırf kafiye olsun diye yazıyorum: benim bir yanım var adım mamalak.

Şimdi sen yoksun diyelim. Ben alır uzun parlamentimi, bir sigara yakarım varlığına… Tek gözü kapalı bir hoşçakal fırlatıp manzaraya, yüzerim yüzmesini bilenler gibi karda. Yazın denizde yüzdüğü gibi karda yüzenler bilirler beni. Kar yağdığı zaman dolunayı gizleyen bulutlara kızmam. Kızamam. Alır içimi çocukluktan kalma bir heyecan, dalarım dalgasına erkekçe. Ve ben erkekçe daldığım zaman, daldığım yerden asla çıkmam.

Sen kal, geriye senden bir şeyler kalsın. Senden başka ne varsa yansın. Gideceğim der gibiyse gözlerin; buna dünya nasıl dayansın? Sen kal, kalanlara acıma-yansın.

Biz şimdi amisos’tan denize doğru yürümekteyiz. Deniz her türden eşarbını çekmiş sinesine yudum yudum içmekte sevdamızı. Yok öyle yarım ağız gülümsemek Fernando. Adın bir yazıda anıldı mı, efkarın en ince tellisini patlatacaksın. Çevir yangın gibi geniş çağlarda uzayıp giden ellerini. Çevir ve çal bu gece raks etmeye meyyal dizlerimden yükselen o aşüfte sesleri. Beni güz içre bir karanlığa sok. Alsın götürsün nağmelerinde çırpınan yosunsu gizemlerimi.

Yazasım kaçtı Fernando. Becerememiştim zaten. Ben beceremediğim zaman Fernando ya da kaçtığı zaman yazasım, gider bir sigara içerim ve yazıyı olduğu gibi bırakırım. En güzeli de bu değil mi Fernando. Olduğu gibi bırakmak…


20 Aralık 2015 Pazar

Parçalanmış Saat Camının Koluma Yazdığı Yazıdır

Bembeyaz bir cigara dumanı elimde. Beynimde taze kavrulmuş fesleğen kokuları. Sen incecik teninle gözüme ilişirsin kuzey yamaçlarımdan. Onlar gibi beni de tutsa dersin. Tutsamak hiçbir nilüferin güdümünde değildir, bilirsin. Ben alır saatimi duvara fırlatırım. Saat yere düşünceye değin, eski köprünün altında, zamanı durdurup yeni bir tütün sararım. 

17 Aralık 2015 Perşembe

Islak Gibi Bir Şeydik Gülüyorduk!

Sonra ben senin gözlerine üç dirhem papatya suyu damlattım üç tutam kekik ve bir çorba kaşığı böğürtlen.

Eski sokak sarnıçlarımız yosun gibi yalnızlıklar ekledi ıhlamur kokulu ve kestane korkulu trampetler.

Bir güvercin gökyüzünde taklalar atıyordu köpekler tütün sarıyordu kediler tiryaki.

Sen saçlarını kıvırıp ıslak havluna kurumuş pınarlar saçıyordun ellerin durmuyordu düşe kalka temizleniyordu sesin.

Bir bulut kaç kezdir yanıbaşımda karanfil deriyordu papatya alıp fala bakıyordun kimi seviyor kimi sevmiyordun bilinmez.

Biz kaldırım gibi bir şeydi neydi bilmiyorduk çıkıyorduk nefesimiz birbirine karışıyordu.

Elmalar olgunlaşmış kimse duymasın diyordun elmalar sonra Amasya’dan mı geliyordu biz mi gidiyorduk.

Halbuki erken kalkmıştık saçlarımızı taramamış daha duş almamıştık bakkalın kızına laf atmamıştık ekmeğimiz yoktu.

Sonra senin gözlerine üç dirhem papatya suyu damlattım üç tutam kekik ve bir çorba kaşığı böğürtlen. Bir ara sıcaklar gibi oldum dedin ellerime dokundun ceketimi çıkardın.

Gariptir taze kavrulmuş sevdalar ısırdın aslanlar yedirdin geceler kuruttun. İnsanlar geçti sokağından herkes üzgün sen mutluydun.

Ben önce rüyamda gördüm seni uyandım yanımda gördüm uyudum tekrar rüyamda. Martılar da bizim gibi iç çeker mi diye sordun menekşeler kurumuş mu diye baktın rüzgar var mı dinledin.

Ben çıkarıp adına şiirler yazdım yanılgılar usangaçlıklar ekledim sarı siyah kızıl mavi. Işık gibi bir şeydin gökyüzünden düştün sokağa çıktın donakaldık ışık gibi bir şeydin.

Gölgemde oturup dinlenmek istedin gölgemde kimseye görünmeden hesap vermeden. Kalkıp çay demledik yeni kitabımızı okuduk denize karşı fotoğraf çekindik.

Ellerimiz gibi gözlerimiz de güzeldi yanaklarımız da vardı sesimiz de kalbimiz de. Yeni fasıllara meylettik yeni şarkılar söyledik dostluklar edindik.

Sabaha bir yanımız ıslak uyandık yağmur da yağmıştı ayaz da vardı şelale de. Çocuklar şeker yiyordu pamuktan kömürden gözlerinden ve nihavend sesinden.

El ele türlü sarmaşıkları geçtik türlü kızarmış ekmekleri ve türsüz bakkal çıraklarını.

Üstelik bu sabah erken kalkmıştık saçlarımızı taramamış daha duş almamıştık kirli isteklerimiz ve ekmeğimiz yoktu.

Kimsenin kötülüğünü istemezdik herkes çiçek olsun derdik oturur biz de çiçek olurduk.

Sonra ben senin gözlerine üç dirhem papatya suyu damlattım üç tutam kekik ve bir çorba kaşığı böğürtlen.


Sen dönüp varlığımızı bölüşelim mi dedin, ben olur dedim bir ara, bölüştük…

13 Aralık 2015 Pazar

27 Boğum ve Tutsak Damarlar

Tutsak damarlarında kavrulan teninin kokusunu çektim içime yeni bir nergisi koklar gibi. Hiç işlemeli yarım kürenin dönencelerine ahenkli dokunuşlarla kazıdım adımı. Kirpiklerinin yayını çekip oklarını tenime batırdın gözlerindeki sürmenin edasına yeni bir biçim katarak. Kapı gıcırdatı ve duman da tüttü şehrimizin yarı aykırı kalorifer bacalarından ve dudaklarında gizlenen kırmızı mührü iç çekişlerimle açarken, acaba karnın tok mudur diye elmacık kemiklerini yokladım. 

Sayın pencere saçlarını rüzgarıma uğurluyordu konuk ediyordum gülüyordun. Çıkarıp çeyrek asırlık pınarlarından su ikram ettin kaynak benliğin üzerime titriyordu. Ben gelincik meyvelerimden sana yedirdim taze portakal kabukları ve elma soy ağaçları vardı. Sen dün gibi anımsıyordun yirmi yedi boğumluk parmak izlerimi ve bulutlarımdan yarı baygın dönüşünü. Acaba tekrar gelecek mi diye bakıyordun kapıya arasıra gel postacı gibi elektrik faturasını da unutma. Ben tamam diyip pusulamı yanıma alıyordum inceden bir tarkan şarkısı çalarak: 
“kanıma girince tekinsiz geceyi yırtar çığlıklarım her gece beni karanlıklar sarar…”

2 Aralık 2015 Çarşamba

Yardım Edelim mi Hanım Abla

Mamalak, siyah ceketinin kollarını sıvamış buzzz gibi soğuğa aldırmaksızın sakallarına sürdüğü bin yıllık tutkunun kapağını çevirip belden yukarsını 25 derece eğerek ve de baş parmağıyla burnuna dokunup yarım ama sert bir nefes çekerek elinde poşetlerle öleyazan bu yirmilik ihtiyarın gözlerine yazdı reçeteyi: “Yardım edelim mi hanım abla?”

Kadın, gülmekle şaşırmak arasında 3 saniye gide gele “gitmek ve gelmek” konusunda ne denli mahir olduğunu ima değil aşikar etti. Konuşmak istedi, konuşamadı. Kuşlar da tam bu sırada 3 kanat çırpışta sahile meyletti.

Böylesi “what the fack” durumlara bitirim ayaklar çizen soykamız en ala emirlere amade selamını çakıp inceden ikiledi –ki bu ikileyiş kadının erkeğin arkasından bakma sebebidir ve de bu durumda erkek arkasına dönüp kadını dikizlememelidir- ve gidiyorum gözüm değil arkada, kaçsak da olur buralardan kaçmasak da mısraları eşliğinde Atakent’e seyretti.

Ah bu şarkıların ta mua goyim şarkısıyla mala bağlayan hanım ablamız mamalakın soykalığına değil, soykalığın doğallığına iç çekti. Belki de bu sıradan bir nefes alıp verişten başka bir şey değildi. Neme lazım, kadındı ve biliyordu alıp vermeyi.  

Velhasıl, onlar vurdu biz de vurduk, bazen onlar vurdu biz durduk, bazen biz vurduk onlar ne yaptı bilmiyoruz şiirinden kotarılma bir yazı duvarı süsledi; altına imza olarak “içsek mi” diye soruldu; “cevaben içsek de olur içmesek de” yazıldı ve eklendi: “Yardım edelim mi hanım abla sorusu dünyanın en tebessüm ettirici sorusudur ve cevapsız ama gülücüklü bakışlarla karşılanmak mamalakın mutlu olmasına kafidir.” Ne demiş Cames Bond: Dünya böyle daha güzel, böyle gelmiş böyle gider. Yes, Frankeştayn…

27 Kasım 2015 Cuma

Siyah Giyen Kadınlar –Ya Da- Mor Salkımlı Greyfurt -Ya Da- Yakışıksız Kabahatler –Ya Da- Konuşmak Düzeltmektir –Ya Da- Susmak En İyisi

O kadınlar, ceketleri karadır, pantolonları kara. Gözleri de karadır bahtları da.          

Konuşmak düzeltmektir susadım. Varlığın zamansız sancısı bu içimdeki. Git-gel-it-el t ve l… Yani bu yazıdaki yarım ağızlı dolunay. Vakit erken geciktim. Yaramaz pınar savruldu ceketimden sonra sen. Kimseye sormadan susadın çok susadın ben geciktim. Kalın-ince bir İ harfiyim.

Varsın yazsın bizi notalar. Bahar da bizdendir sonbahar da. Ağaçlar sarı, turuncu ve ölü. Aralık geldi sıcaklık 27. Siyahları çıkarıp beyazları giysek mi?

Bunları yazdım çünkü bağırmak geldi içimden. Alışageldiğiniz hayatınıza herkesin imrendiğini sanırsınız da çıkmamak üzere kuyudasınızdır bilmezsiniz. Ben size yazıyorum bunları. Size, sizin gördüğünüzle benim gördüğümün aynı olmayışına…

“Hocam, yanlış kodladım mı diye bakabilir miyim içime bir karanfil çöktü de. Siz kağıdı ararken gözlerinize dalarım, bakarım tuhaf ıslak. Belki siz de bir köşede oturur sigara içersiniz ve yanıbaşınızdan hışımla geçerim. Ben hışımla geçerken de hışımsız yürürken de...”

Üniversitede zil çalmaz çünkü korkar çocuklar. Korkar ve deniz manzaralı kahveler tek içilmez bilirsin. Ben kahve içtiğim zaman titrer ellerim. Şarkı söylerim şiir yazarım akşam olurum geri sayarım az giderim uz giderim dere tepe düz gitmem yokuş çıkamam alışkın değilim. Hocam beni bu akşam yalnız yaz. Sabaha belki gelirim.

“Hocam adımı yazmayı unutmuşum kağıdımı alabilir miyim? Numaramı da yazdım sorun çıkarsa diye. Sen de yaz numaranı. Yaz ama kimseye söyleme.” İçimden gelmiyor bu yazı. Bıktırdılar mı ne?

Arkadaşlar bilirsiniz, öğrenci öğrenci demektir. Dişisi erkeği yoktur. Olmamalıdır. Gözümdeki varlığınız cinsiyetleriniz, yaşınız, kimliğiniz, karakterleriniz bile değil. Siz oradasınız ben burada bu kadar. Üzgünüm ama zamanla anlaşıyor insan. Anlaşıyor yağmurlu havada ıslanmakla, güneşten yanmakla, soğuktan üşümekle ve derin izli romanlara aldanmamakla. En çok da karanlıkta karanlığa basmadan yürümeyi, yani boklukta boka basmadan adım atmayı öğreniyor… Sahi konuşmak düzeltmektir doğru. Ve yazmak saçmalamaktır. En iyisi de bu.

Bağlamsız son: En iffetli erkekleri dahi yoldan çıkaranların kadınlar olduğunu zannedenler, ortaokulun son demlerini anımsamalı ve erkek muhabbetinde geçen kadın organlarına kulp takmalı. Bizi bizden ettiler doğrudur. Bakışları güzeldir ona da tamam. Ama biz erkeklerin erkekler tarafından kadınlardan önce raydan çıkarıldığını bilmek gerekir. Bir adam yanınıza gelip “üstat yok mu bi şeyler” diyorsa uzaklaşın ondan. Çarşamba’daysanız esrar soruyordur, Samsun’daysanız “manita” durumlarını. “Ah gidinin yükü, sanki ben onu değil de o beni taşıyor.”

Evet, konuşmak düzeltmektir doğru. Ve konuşuyorum şimdi bağırarak. Size de size de ve size de söylüyorum bunları. Benden son bir söz duymak istiyorsanız alın buyurun:

Ben sizden değilim! Ben sizden değilim! Ben sizden de değilim ve asla sizden olmayacağım…

3 Kasım 2015 Salı

Sahibinin Kedisi: Osmanco 2

Merhaba, ben Osmanco. Mamalak’ın kedisiyim. Sizlere bir defa daha yazmıştım. Aslında bu yazıyı çok daha önce yazacaktım ama sahibim bilgisayarını benimle paylaşma konusunda pek cömert değil. Fırsatını bulmuşken çöreklendim bilgisayara. Çörek mi dedim? Canım çekti…

Kızgınlık dönemine girip 3 ay evden uzak kalmıştım. Size bu 3 aylık zaman diliminde neler yaşadığımı anlatmak isterdim ama sahibim buna izin vermeyecektir. Eve döndüğüm zaman O’na da anlatmak istemiştim ama beni durdurmuştu. Ben şöyle demiştim, O da böyle yanıt vermişti:
“Usta”, demiştim, “siyah/gri bir kedi vardı; ben diyeyim afet, sen de bir içim su. Bir gün aldım bunu elime…”
“Sus” demişti ustam. “Böyle şeyleri anlatma, delikanlıyı bozar.”
“Bozulmuş gibi konuştun” demiştim içimden. “Sen nasıl istiyorsan öyle olsun” demiştim dışımdan. Sahibimle basit mevzularda tartışmak beni bozardı…

Velhasıl, yaşadıklarımı sizinle paylaşmayacağım. Aslında bildiğiniz şeyler… İki gönül bir olunca…
“Olmuyor” dedi ustam. “Samanlık seyran olmuyor.”
Neymiş de kedilerle insanlar bir değillermiş. Ustam işte, gereksiz çıkışları vardır.

Aslında hayatlarımız pek farklı değil. Siz insanlarla biz kediler aynı dürtülerle yaşıyoruz. Siz de bir taraflarınız kaşınınca kendinizi tutamıyorsunuz, biz de. Annem –her ne kadar mahalleli ona “arsız” diye çağırsa da ve her ne kadar her yıla bir doğum sığdırsa da- “kediler de kendine sahip çıkmalı” derdi. İnsanlar hayvanlaştı diye biz aslımızı bozacak değilmişiz. Gel de bunu Mart’a anlat.

Hem bazı insanlarda gördüğüm şeylere gülmekten ölüyorum. Tırnaklarını uzatıyorlar, üstüne bir de boya sürüyorlar. Bunu sadece hayvanların yaptığını sanırdım. Bizim koltuklarla, ağaçlarla, tahta, karton, ne bulursak yaptığımız törpüleme işini, onlar metal bir şeyle yapıyorlar.
“Usta” diyorum, “bu kadınlar ne ayak?”
“Heh” diyor, “hayvanları çözdün, sıra insanlara geldi.”
El mecbur susuyorum. Ustamın böyle çıkışları oluyor.

Aaa, size bahçemize dadanan sarı kediyi anlatayım. Adını “sarı kız” koydular.
“Usta” dedim gülerek, “inek mi ki bu, sarı kız koydunuz?”
“Sevdiğimizi anlamasın diye öyle koyduk” dedi.
“Neden” dedim.
“Yoksa gitmez.”
Ustamın böyle bilgece cevapları olurdu…

Geçen gün de beni kucağına alıp şey dedi:
"Bak oğlum, bir kedinin peşinden gitme vaktin geldiğinde, hiç düşünme, hemen git. Hayatını yaşa."
Güler misin ağlar mısın...

Dış kapı açıldı. Sanırım ustam geldi. Gidip ayaklarına sürtüneyim. Hoşuna gidiyor hergelenin.