14 Eylül 2016 Çarşamba

Yer Elması

“Beni bilirsin, dedi, topladığım elmaları hiç çekinmeden getirir buraya koyarım. Altına biraz saman ve elmaların birbirine değmemesi için birkaç bi şeyler. Sahi, sen Sait Faik okumuş muydun?”
Sözlerini bitirirken başını çevirip bana baktı. Her sorduğu sorunun ardından üç-beş saniye dönüp sorusunu yönelttiği kişiye bakardı. Kasayı yere koydu. Ben kasanın içindeki elmalara bakıyordum. Elmaların birbirine değmediğinden emin olmak gerekiyordu. Yoksa bunca çabanın hiçbir anlamı olmazdı. Çünkü elmalar, birbirine değdiği anda çürümeye başlardı. İnsanlar gibi…
“Hey, sana diyorum! Sait Faik okumuş muydun?” dedi. Okumuştum elbet. Ama aklım elmalardaydı ve sorulan soru umurumda değildi:
“Yer elmasını kaç metreden tanırsın?”
“Bilmem, iki, üç.”
“Amasya elmasını?”
“İki, üç.”
“Arap kızını?”
“Gerçek Arap kızı mı, elma mı?”
“Elma.”
“İki, üç.”
“Gala?”
“İki, üç.”
Eteğine doladığı önlüğü kaldırıp yüzünü sildi. Nedensizce etrafa bakındı. Hangi elmayı sorsam iki üç metreden tanıyacağını söylüyordu. Nerden biliyordu? Denemiş miydi? Amasya elmasını ve Gala’yı iki üç metreden tanımasını anlardım. Ama Arap kızı’nı çok sık görmüyordu ki. Peki ya yer elmasına ne demeli? Yer elması elma bile değildi. Papatyagillerden bir bitkiydi ve elmayla yakından uzaktan ilgisi yoktu. Yani yalan konuşuyordu. Göz göre göre aklımla alay ediyor, sorduğum her soruya bir cevap veriyordu. Her konuda fikri olan diğer insanlar gibi…
“Sait Faik diyordun?”
“Evet, okudun mu hiç?”
“Evet! Sen?”
“Okudum tabi.”
“Bir sözü var biliyor musun?”
“Ne?”
“Sait Faik’e bir öykücüyle ilgili görüşünü sorarlar. O da, ‘öyle öykücü mü olur, daha balık adlarını bilmiyor’ der.”
“Yani?”
“Bir şey yok.”

Ona, yer elmasının bir elma çeşidi olmadığını söylemedim. Sait Faik’in sözünden anlamasını istedim. Anlamadı tabi. İnsanlar, dolaylı yoldan övüldüklerinde bunu anlarlar. Yerildiklerinde ise daima şüphe duyarlar. “Laf mı soktu şimdi bana” gibisinden. Derya’da ikisi de yoktu: Ne övgü sevinci ne yergi şüphesi. Belki de yorgundu ve bunları düşünmeye ayıracak vakit bulamamıştı. Ama bir gerçek vardı: Derya, bir kitaba ilk sayfasından son sayfasına kadar satır satır göz gezdirmenin, onu okumak olduğunu zannediyordu. Diğer insanlar gibi… Halbuki okumak, böyle miydi? Kitabın 30. sayfasında kahramanın doğum tarihiyle ilgili bir ipucu, 90. sayfasında hikayenin geçtiği reel zamanın hangi yıla denk geldiği ile ilgili bir ipucu, 90. sayfadan 30. sayfaya dönüş, 115. sayfada bir başka ipucu, 126’dan 115’e dönüş… toplama, çıkarma, çarpma, bölme… Kahramanın yaşı bulunur. Ve sürpriz: 201. sayfada yeni bir ipucu ve dön geriye, tekrar topla tekrar böl… Sonuç? Kitap biter ve kahramanın yaşına, bir başka kahramanın yaşından ulaşılır. Yapılan işlemler, en azından kahramanın yaşına ispat teşkil eder. Derya bunları yapmış mıydı? Yoksa, daha ikinci sayfadan pat diye “Şermin 26 yaşındaydı” şeklinde kahramanın yaşını anında okuyucuya sunan romanlardan mı besleniyordu? Bilmiyordum! Merak da etmiyordum! Sait Faik okumuştum ve yer elmasının elma olmadığını biliyordum. Hepsi bu! Derya, geri dönüp elma toplamaya gitti. Topladıkları arasında yer elması yoktu!

9 Eylül 2016 Cuma

18.933 mü? Yuh Artık!

Yaklaşık 3 aydır Mora'ya girmiyordum. İki dakika önce girdim ve ziyaretçi sayısının 18.933 olduğunu gördüm. Reklamsız, promosyonsuz! En son baktığımda 16 binlerdeydi yanlış hatırlamıyorsam. Şaşkınım! Üzgünüm! Mutluyum! Mora'yı seviyorum. Alışkanlıktan da olsa bu siteye girilmesi hoşuma gidiyor. Madem öyle diyorum, yazılar gelir bundan sonra. Sıkıntı yok, yazarız. Bir ara bir arkadaşım yazdığım yazılardan en sevdiği 10 cümleyi sıralayıp bana göndermişti. Böylece onu da can sıkıntısından kurtarmış olurum belki. Top 10 listeleri hazırlayacağına açar okur yeni ve saçma yazılarımı. Çok değil, ayda bir yazı yeter. Belki üç, belki dört, belki hiç kim bilir. Kimin yazabileceğini kim bilir. Kimin okuyabileceğini kim bilir. Susuyorum ve saygılarımı sunuyorum. Yokluğumda sitemi yalnız bırakmayanlara teşekkür ediyorum. Ne demiştik;
Gün gelir gider Mamalaksoyka!
Baki kalan bu kubbede bir hoş sadâ imiş ancak!
Uymadı ya la!

27 Mayıs 2016 Cuma

Hanımeli Bir Kız

Biz şimdi bir okyanusun başındayız. Dalgalar beyaz daha martılar köpük. Daha ne yolumuz var sevdiğim daha ne günlerimiz. Bir günümüz var mesela ellerin güz gibi. Bir günümüz sıcacık ilkbahar. Bilirsin ben giderken hep sevilmişimdir. Bu defa sırf sen “kal” dedin diye sevdiğim, hayatımda ilk kez bir kız için, kalıyorum. Sahi, sen gideceksin ya, giderken de güzel olursun elbet. Biz sevdamızın rengini hanımellerine boyadık sevdiğim. Adımız, kokumuz hep hanımeli. Saçlarında kral tacın hanımeli. Gözlerinde ateş gibi bir hanımeli. Yazmak istemiyorum seni sevdiğim. Yaşamak varken, yazmak zaman kaybı. Çekip arabayı o tenha yolda, dikenlerin arasından geçip sana hanımeli toplamak istiyorum. Sırf sen gül diye, sırf sen mutlu ol diye. Ve sırf sen “kal” dedin diye sevdiğim, kalıyorum.

22 Nisan 2016 Cuma

Seni Görmek Çok Güzeldi, Değildi

            -5 yıl önce çizilmiş resimdir-
Bu ne saçmalıktır yahu
Daha dün tıraş olmuştum
Bu parmak izlerin çıkmadı sakallarımdan
Hem bana senden ne gerek böyle bir koku
Birkaç yüzyıl olmadı mı biz görüşmeyeli
Hem sen daha geçen sonbaharda taşınmadın mı mahallemizden

Bu gazoz içişlerimin senle hiç ilgisi yok
Hiç de hatırlamıyorum birlikte boğaz sefamızı
Sokaklarımdaki itler bile unuttular seni inanır mısın?
İsmini de unuttum unutacağım
Sonra adıngillerden daima kaçmalı
Kaçmamalı kaç memeli bilmem
Affedersin; bir köpek dadanmış buralara sana benzemeyen
Kocan tarafındandır belki; bir soruştursan…

Senin bir de akıl almaz hünerlerin vardı değil mi?
Yoksa o, Ayten’in miydi?
Yahu, şöyle sıktı mı dişini iki büklüm aşk çıkardı ortaya
İnanırdık biz de saf gibi
Kapılırdık büyüsüne gerçek sanıp
Sonra sen nereye biz oraya…
İnan, hiç hatırlamıyorum
Hiç de kızıp ağlamıyorum bu yüzden
İki çift pabuç alıyorum, bir ömür yetiyor anlayacağın
Süslenmiyorum sana süslendiğim gibi kimseye
Çok da rahat bu yüzden başım
Nerde akşam orda sabah
Yahu senin şu tokan vardı bir de
Aman; nerden hatırlayacağım şimdi

Seni gördüğüme pek sevindim
Sakallarımda parmak izlerin diyordum!
Gel sana bahsettiğim köpeği göstereyim
Sahi benziyor kocana; “kocan neye benziyor bilmesem de”
Canım, benziyor işte mahlûk mahlûkata
Bugün seni gördüğüme hiç sevinmedim
Zaten adını da anımsayamıyorum
Yahu sen Ayten miydin?
Bir de parmak izlerin hiç değişmemiş…

12 Mart 2016 Cumartesi

Mehtaba Bakamam Leyla Gelir Aklıma

Leyla Hanım diye bir şair olduğunu öğrenince, hiç vakit kaybetmeden şiire meyletti bizimkisi. “Burada ne diyor, burada ne” diye sora sora, bir çırpıda deviriyor gündüzü geceyi. Arasıra İlhan Berk okutuyorsam da, hala seviyemiz Cahit Külebi. Biraz Ah Muhsin Ünlü, Attila İlhan’ın birkaç şiiri. Ama en sevdiğimiz şair Leyla Hanım. Başkasını sevmek kimin haddine…

Zannetmeyin akşam haberlerinden sıkıldığını, gündüz gazete okumadığını. Söz konusu Ortadoğu olunca kahramanımız bilirkişi. İnsan hakları konusunda da uzman. “Zenginsem diyor, param varsa, vergimi veriyorsam kime ne? Gelir adaletsizliğinden, eşitsizlikten bana ne?” Sosyalist değiliz onu anladık. Muhafazakarlık desen diz boyu, dizden yukarıya uğramamış, onun farkındayız. Cumhuriyetçiyiz desem, “cumhuriyet bir yönetim biçimidir.” Biz Leyla’cıyız galiba. Onu da hanım ablamız bilir.

Kültürden sanattan konuşmak sıkıyor onu. “Aşk filmleri aşık olamayanlar içindir” diyor. “İnsan kendini ekranda görmekten mutluluk duyar. Kendini, başkası oynarsa bundan nasıl zevk alınır ki.” Belli ki egolarımız yüksek. Belli ki sınırlar da çizili.

Fenerbahçe Beşiktaş maçında Fenerliydik mesela. Aslında Beşiktaşlı bizimkisi. “Fener iyidir” diyor pat diye tutuyor Fenerbahçeyi. Birinci olduğumuz sürece Fenerliymiş. Güçlüden yanayız, onu da anladık.

Saçlarını uzatıyor ya uzadıkça güzelleşiyor. Siyah giymek en çok ona yakışıyor. Gözlerine siyah rimel sürüyor, pantalonu siyah, bahtı da siyah, saçları da. Ağır makyaj yapmayı sevmiyor. Hatta bazen hiç yapmıyor. Yaptıkça da yapmadıkça da güzelleşiyor. Güzelliğe değer veriyor, onu da anladık.

Hepsine tamam, her şeye evet de… Bazen pat diye gelip sarılmıyor mu, şuracıkta bitmiyor mu ağzı. Her şey değişiyor, her şey başkalaşıyor. Bir kıta parçalanıyor, bir kıta diziliyor. Gecenin siyahlığı onunla başka, gündüzün beyazlığı onunla.

Ben bazen kabuğuma çekilir Bachelard okurum, Leyla bir bardak çay getirir, uyurum… Pusulanın kuzey yamacında eksik desenli Tarkan şarkısı: Beni sev sev de anlama…

7 Mart 2016 Pazartesi

Camdan Balıklar, Lokum, Niğde Gazozu ve Doğum Günün

Papatya gibi bir şeydin gülüyordun
Saf tan yerlerinden gökyüzlerinden geliyorduk
Ellerin eski çağların kumdan kalelerini andırıyordu
Uçuruma karşı doğup sabaha değin büyüyorduk
Babil’de adın soruluyordu Fenike’de gülistanların
Uçurtma desenli heykellerde baharı anımsıyorduk
Bu öyle çarşı pazar gezmelerine benzemez tutup resmini çekmeli diyordun
Eski çeşmeleri, balkonlu evleri, sarı sütunları
Hepsini yeniden çizmeli, hepsini yeniden resmetmeli diyordun
Yağmur da yağarsa şimdi şuracıkta, şuralarıma
Bundan güzel papatya mı olur deyip gülüyordun
Zaten papatya gibi bir şeydin sen hep gülüyordun
Sonra yakamozlar geliyordu aklına
Çan seslerinden ince nağmelerden
Maviye ahenk katmak için dönüp duran mevsimlerden
En çok da bizden konuşmayı mağrifet sayıyordun
Ara sıra ayaklarını uzatıp geliboluya,
Bir “ohh” da sen fırlatıyordun manzaraya
Çayın en temizini, lokumun en kızarmışını seviyordun
Belki bugünlere bir mısra çalarız deyip saate bakıyordun
Saat şımarık bir çocuk gibi doğum gününü gösteriyordu
Sen olur olmaz bir yaşa daha giriyordun
E harfinden bir satır, B harfinden bir mısra, İ harfinden nağmeler düzüyordun
Papatya gibi bir şeydin galiba hep gülüyordun
Adamın biri ceketini çıkarıp kutlamalı diyordu
Kutlamalı kutlanmaya layık ne varsa
Kutlamalı ve yeni baştan umutlanmalı diyordu
Bu böyle çeyrek asırdır sürüyordu
Takvimin biri akşam haberlerinde doğduğun günü gösteriyordu…

Koro
Bir papatya akşamı gülüştüm gözlerinizle
Mavi camlar dile geldi mavi balıklar ve okyanus
Kal bu gece o zaman kal ki kalsın yanıbaşımızda bir mısra
Öyle de geçer elbet, böyle de eski zaman İstanbul’da
Yakılır yakılası ne varsa hatıralara dair
Kutlanır bir doğum günü ince ezgilerle
Kutlanır bir şarkı da çalar elbet aheste
Böylece gülüşür, sessizleşir, gideriz…
Gittiğimiz gün gibi, dün gibi döneriz…

Solo
Merdivenlerinden inerken kahverengi bir yuvanın
Kırık camlarına kaygan bir tarih atıyordun
Toprağa yosunları utandıran bir gülüş bırakıyordun
Sahi, papatya gibi bir şeydin sen, gülüyordun…

5 Mart 2016 Cumartesi

Züccaciyeciden Alınan Şiirlerin Muhtelif Kısımlarına Times New Roman 12 Puntoyla İtalik Akıtılan Mürekkebin Zaman Geçmesinden Kaynaklanan Kırmızımtırak Kararmasından Kurtarılan Satırların İzdüşümü Ektedir. Gereğinin Yapılmasını Arz Ederim. E-imza Henüz Tebellüğ Edilmediğinden Islak İmza Kullanılmıştır. Tarih ve Adres Aşağıdaki Mısralardadır. Saçlarınız Çok Güzel.

Saatler madam, bazen zamanı göstermiyor
Ne garip bir şiir akımıdır şimdi seni düşlemek
Büyüttüğüm kadınlar sürüyor tarlalarını
Bugün bana gülersen belki ben demlenirim
Yağmur yağarcasına kirpiklerin titrer
Daha küçüksün, saçlarını toplamamışsın
Ensen günlerden cuma’yı gösteriyor.

Theodor ne zaman seni üniversitede görse
Cumhuriyet’e şükranlarını sunuyor
Elleri ceplerinde yılışık sırıtıyor
Çenesinin altına bir tane çakasım var
Dekanım izin vermiyor.

Ne salak bir dramatik eğrisi var fen edebiyat fakültesinin
Ne malak bir söyleşidir şimdi seni söyleşlemek
Ne dalak ister gibi at gibi konuşmak
Ne yalak bir adamdır Theodor seni görünce
Ne kalak ne gidek de yazarsan yuh artık
Biz yolların dikeyliğinden direksiyon çeviremez olduk madam
Uzat bacaklarını yol yorgunudur damarların

Sen silahını gösterince kurşunları çıkarmak bana düşer
Ve Osmanco en güzel kedidir.