12 Ağustos 2017 Cumartesi

Parasız Yatısız Zorunlu Okul Sıralarına Kazınan İki Çift Bilmecik Yanılgı

Yıl sonu müsamerelerine çıkarılması sakıncalı çocuktum ben. Çünkü otuz üç üvey kardeş gördüm. Yani otuz üç zorunlu sınıf arkadaşı. Aile bilincini yeşertsinler diye sarı badanalı duvarların, kırmızımtırak yağlı boyalı alt kısımlarında kurulan darağaçlarında, devlet tarafından terbiye edilmiş. Yalnız ben, Adem ve Hamit farkındaydık cinayetin. Onlar birinci sınıfta okumayı çözemediler. Karar: Sınıf tekrarı.

Rimelleriyle kanayan gözlerini gördüm ilkokul ikinci sınıfta bir öğretmenin. “Ürtmenim, dedim, parmak kaldırmadan söze girilmesinden hoşlanmıyorsunuz ama rimelleriniz kanıyor.” Cevap ağır ve uçkursuz: “Sen onunla ilgilenme 615; Ali’nin yaşına 30 ekle de gör ebeninkini.” Ali’nin yaşına 30 ekledim ve ebemin de ürtmenimden aşağı kalır bir tarafının olmadığını gördüm. Adem ve Hamit hala birinci sınıftaydı.

“Fakirler hiç unutmaz” dersinde, “zenginlere hürmet” konusunu asmış, beşinci sınıflı abilerle top sektirirken yakalanmıştım. Favorilerimden tutan okul müdürünün orta ikiden çınlayan bağırtısı: “Ulan 615, adam olmayacak mısın?” Arkamdan gelen cevaba şapka çıkaran bakışlarım, “ayıptır söylemesi Çarşambalıyız hocam, her türlü” türünden çıkışlar ve de okul arkadaşlarımın kahkahalarına yapışan inişler. Adem ve Hamit, ikinci sınıfa geçtiler.

“Daha değişmeyecekse şu dünya atlası, artık derse başlayalım” adlı öğretmenin yarım ağız konuşmaları: “Ulan gene mi ada keşfettiler?” “Yalnız bir sorun var ürtmenim” diye kalkan bir arka parmak: “Yani, şimdi ada el değiştirmiş olabilir. Mevzu bundan ibaret. Rüyalarını sınıfta görmeye çalışan güler yüzlü Ramazan arkadaşımız köyden geliyor ürtmenim. Oraları en iyi o bilir.” Mesele dağların kıyıya paralel uzanması değil. Mesele, çocuklara kuş lastiği satılması. Neden alıştırıyorlar ki yani öldürmeye. Adem ve Hamit, okulda çete kurmuş. Üçüncü sınıfa geçtiler. Ve ben okumaya erken başladığım için giremedim çeteye. Yürürken arkama ve etrafıma bakmamın sebebi o ki, çelme takmasınlar diye.

Tabi, bu çete meselesine fazla takmıştım. Gözlerim o vakitler “angel”i fark ediyor ama önemsemiyordu. Beşinci sınıfta, abisi edebiyat yar doç’u bir Türkçe öğretmeninin tekme tokat dalışlarına “yazık oldu genç kıza, güzel kızdı abi” türünden iç çekişler. Herif, yani öğretmen, sapık ilan edilinceye kadar dersimize girecek –burada sapıklığın cinsel boyutu yok, fikri boyuttan ibaret, bana Attila İlhan okutacak, yıl sonu merasimine Üçüncü Şahsın Şiiri’yle hazırlanacak, müdürün “hocam, bu velet zenginlere hürmet konusunu astığı için, hani, okutmasak” çıkışlarına maruz kalınca, şiiri ezberlediğimle kalacak, yıllar sonra onu da yanlış ezberlediğimi anlayacaktım. Neyse dedim, rezil olmaktan kurtulmuşuz. Sonra dedim, kim biliyordu ki bu şiiri. Ben de arkadaş ortamında Adem’le Hamit’e söylerim dedim. Çetenin de şairi katibi falan olurum. Olmadı. Aralarına almadılar. Dördüncü sınıftaydılar.

“Tükenmez kalemle de yazabilirsiniz” adlı öğretmen, biranın pek de içki olmadığını, sonuçta faydalı bir taraflarının bulunduğunu söylüyordu. Gidip koşuyorduk ya da o bize geliyordu ve soruyorduk din kültürü öğretmenine: “Şimdi hocam, nedir yani bu iş?” “Hoca hanım ayıp etmiş çocuklar, bira düpe düz haramdır.” Vaktinde söyleseydin de başlamasaydık be hocam! Biz altıncı sınıftık. Büyümüştük. Artık ürtmenim yerine hocam diyorduk. Ben gene komiklik olsun diye arada ürtmenim diyordum. Adem’le Hamit daha beşinci sınıftalardı. Yani tam olarak büyümemişlerdi ama onlarda “hocam” diyordu. Beşinci sınıfta öğretmene hocam diyen iki kişiydiler. Birini okuldan aldılar, inşaata verdiler. Devlet olaya el koydu. Yani ya, sekiz sene okumaları lazım. Sekiz sene daha mı? Yok canım, üç yıl daha. Toplam sekiz sene. Ölüm gösterildi, sıtmaya razı olundu. Mevzu yedinci sınıfa taşındı.

“Siz benim oğlumu nasıl zorla okula çağırtırsınız hoca” diye çıkışan Adem’in velisinin çıkışına değil, “hocam” yerine “hoca” demesine şaşırıyorduk. Yani ya, hocama nasıl hoca der. Hiç mi zenginlere hürmet konusunu işlememiş. Adamın cahil olduğunu ailelerimize de onaylattıktan sonra fahrenaytın santigrat cinsinden ısı yalıtımına etkisini hesaplatan hocayı dinliyorduk. En arka sıralarda ben başrolünde Memoli’nin oynadığı, Süleyman Turan’ın yardımcı oyuncu olduğu bir filmin senaryosunu yazıyordum. Küçük yaşta bütün kötü abileri dövme kabiliyetim ciddiye alınmadığından, yani “herkesi nasıl dövcen oğlum” çıkışlarına maruz kaldığından, senaryom yazılmadı. Siz benim senaryomu beğenmiyorsunuz öyle mi? Bir daha nah anlatırım diyordum. Artık özenli senaryolarımı güzel insanlarla paylaşıyordum. Adem’le Hamit’in bu taraklarda işi yoktu. Fen Bilgisi’nden kağıda hiçbir şey yazmadıkları halde sınıfı geçtiler.

Size sekizinci sınıfı da anlatabilirdim. Angel’in beni sevdiğini, sonra İlhan Mansız’ın en karizmatik adam olduğunu, bunun da ekmeğini yediğimi, yani sırf adım şey diye, sonra Angel’in zorla yanıma oturduğunu, İş Eğitimi öğretmeninden okkalı iki tokat yediğimi, okul takımında parlayıp kulüplerin transfer listesine girdiğimi, bonservisim elimde olduğundan beni kolayca transfer ettiklerini, işin sonunda bonservisimi gene elime verdiklerini… Bütün bunları anlatırdım ama mevzu o değildi. Ben liseye giderken Adem ve Hamit sekizinci sınıftalardı. Son üç ay çok sıkıldılar, aileleri de sıkılmıştı. Devamsızlıktan kaldılar. Sonra el birliğiyle geçirildiler. Sonra inşaata gittiler. Çalıştılar. Adem, Fatih’in bela abisinin yanağını kuş lastiğiyle patlatmıştı. Adem, o aralar fazla mafyatikti. Boyu çok kısaydı.


Sonra ne mi oldu? Benim hiç Üsküdarlı vakitsiz şiirim olmadı hiç dereboyu çıkmazında rastladığım kız arkadaşım ve hiç görünce gözümü alan mavi göz kapaklarım. Adının değişik ritmlerine el salladığım bir kelebeğe cevap yazıp sildim bütün bildiklerimi. Cevabın sonunda yarısı beynimde kalmış şu satırlar yazılıydı: “… akşamında seni tutup getirmişler ellerinde menekşeler seriliymiş?” Ve türlü filmlerin son sahnelerindeki çığlık sesi: Hürmet konusunda eksiğin var çocuk. Ellerini önünde birleştirmeli ve de hafiften boyun eğmelisin. Hasssıttırınlan.

5 Ağustos 2017 Cumartesi

Zehra'yı Överken Yermek İnsanları

Ey, gürz bakışlı şairin “lâ” telinden girdiği bahar. Kaybetmiş sokak, kazınmış enkaz, saçların pınar. Sol ciğerinin altında ne varsa gömülmüyor artık. Bir çiçek de ben dererim elbet iz düşümlerine.

Şimdi sen ölü ruj artığısın rengi boğuk. Zehra’ya bunu söylememek için kiremit ısırıyorum. Kara borsada kamyonlar kızak kırırken kırıtan. Kumu sıkınca ayna oluyorum Barış Manço.

Zehra soruyor oynaklarım gülme biçimi. Dudak kıvrımın deniz troleybüsleri düdük şefi. Zenciler martı olmaz şakırdamak şarkılar. Telgrafın tellerini kurşunlarken rockçılar.

Yaylılar yaylalarda yayıldılar beyaz. Garajhanelerin grisinde oturdular siyah. Burunlarından çıkan egzoz dumanlarına. Ve düşlere aldırış etmeden savaştılar.
Savaştan kaçanlar Akdeniz’de boğuldular.

Sen bahçeye girdiğinde. Düşen kuşları toplayan Zehra olmak isterdim. Cinsiyetim el vermiyor.

Kız arkadaşım vardı
5 vakit namaz kılıyordu
11 tane kot pantolonu –ikisi kumaş-
8 çift ayakkabısı –dördü pembe-
Ve 21 tane baş örtüsü vardı -16’sının üzerinde marka yazılı ve başına geçirince markalar sırt kısmından görülüyor ve markası olmayan diğer 5’ini ya hiç giymiyor ya da evde akraba yanında giyiyor-
Ve starbaks’tan çıkmıyordu.
Albayım, beni kimseyle evlendirme!

Sen siyah güneş gözlüklerini -ki güneş gözlükleri siyah olur- takmazsan hanımefendi olamayacağını zannediyordun. Ve ben sana Zehra olamayacağını söyleyemiyordum.

Zehra! Zehra! Ey! Ben şimdi akustik çam ağacının. Akustik çam ağacı olduğu kanaatindeyim. Derdâ’yı Derda’dan çok sevdim. İdeolojik resimleşmelerimizin bununla ilgisi yok. Sakın kendini tüketme.

Bürünmek tirenlere
Tükürüklerde soğumak
Ve bilimum gıda ürünleri…

Gidiyorum! Yanıma seccade almak isterdim. Bulaşmasın diye içimin pislikleri. Evde bıraktım.

Yıkılsın postmodernizm!

22 Temmuz 2017 Cumartesi

Madam Ş'ye İlhan-ı Aşk

Amma benim güzel güvercinlerim yok madam. Bu işte bir yalnızlık var. Ellerimizin arasından kelebek misali kayıp gidiyor zaman ve hiçbir kelebek bir günden daha uzun yaşamıyor madam. Diri şarkı, ölü şarkı, ey şarkı, tutsa beni. Tutsa bu kadının gözlerindeki kahverengiliğin taa dibine ve çağıran olursa duymayayım diye aç kendi sesini. Aç, dalgalanmayan dumanlar bizden değil. Sigarasız dumanlar bizden değil. Siz de benimle aynı fikirde olun diye, açıyorum ciğerlerimi bakın, bakın, görmüyor musunuz? Siz, en taze şarkılara şiirler yazdıran kadınlar. Hele önce kendinize sonra da madama bakın bee. Şu madama bir bakın beee. Heeeeeyyttt, destuuuuuur, şey ma’dam gözlerinize dalabilir miyim sessizce?

Güvercinleriniz nerede saklı madam? Hangi dilinizin altında bin yıllık geçmişiniz? Nolur söyleyin söylenimi dilden dile. Ben sisifos değilim! Neden arkanızı dönmüyorsunuz? Sırtımda taşıdığım dünya değil madam, dünyanın gözlerinize iz düşümü. Sizin şiir yazdığınız yerden doğal maden suyu fışkırır madam. Soda mideme iyi gelmiyor! Ey billur papatyalara ressamlar çizdirten, (madamdan bahsediyorum evet) Ey kelebek düşlerin ıssızlığına gülücük koyduran kadın. Sen ki beni girdapların b ile yazıldığı dillere destan eyleyip güvercinlerine nilüferler rengi vermişsin. Sen ki… ya bu nutuk havasını bırakalım be komşu. Bırakmayanlar bizden değil. Sigaramı yakar mısınız. Ciddiyim. Hey bee, şu madam yani ya nedir böyle bee?

Amma benim güzel kokulu nergislerim nerede madam? Bu işte bir yalnızlık var. Sesiniz incecik dağların meltemlerine taş çektiriyor utanmıyor musunuz? Ne yüzsüzsünüz be. Yani siz, yani hepimiz. Ayıkken sarhoş hissetmemizin nedeni nedir beee? Şu madama bir bakın bee. Yani ya şu gözlere iç çekilmez mi bee? Heyyyyt, destuuuuuur, mamalaksoyka alır mısınız size bir çift göz verse?

9 Temmuz 2017 Pazar

Kırılırken Ellerimde Yalanlarım

Su. Bağrı kumla yarılmış şehir. Çok oldu tuzundan koklamadığım. Geçmiş bakırcılar çığlığı. Sesime git. Sesimi bul. Ve bana getir. Titreyen ellerinden nicedir su içmedim. Nicedir bir göz bulup bulutlara meyletmedim. Hangi çağın ardında bir yaban mevsimidir şimdi tırnakların. Görebildiğim. Gördüğüm. Hepsi su. Dün kesilmiş gibi bir tırnak. İnce parmaklarından seviyorsam hayatı. Hepsi bugünü önceden gördüğümdendir. Karanlık adamlar gölgende. Bir siyah jilet çiziyor. Beni bul. Beni yargıla. Şimdi sesimi sunuyorum gecelere. Karşılıksız çöl fırtınaları. Ve avutuyor beni çocuk yaşlı bir bilmece. Kayalar yuvarlanıyor düşlerimden. Rüyalarım bitiyor. Hayal yudumluyor asfalt. Yaralarımı yosunlarla sarıyorum. Tuz döküyorum karaltıma. Yanıyor bedenimde gizli yanılgılar. Kaç yaşındaydım bilmiyorum. Yokluğun bilinç altıma kazındığında.

Bu. Yakışıksız çekirge. Dumanları gevrek çingene. Titrer adım sarıyor bacalarını. Gökyüzüm benim rengimde. Ve çelimsiz bir gökkuşağı ardına düşen. Sesin kirli düşlerin çığırtkanı. Oluyor. Bağırıyorsun. Gazeteler yazmıyor adımı. Okuyorsun. Engiz’de. Polis Okulu’nun arkasında. Sahildeki çamlıkta. Bir çadır. Ve içinde. Tüm yanılgıların müsebbibi. Anons yok. İspiyon yasak. Tek sıkımlık dalgalar. Alıp götürür mü beni de. Hayır. Yakamoz yok. Şehir ıslak. Karanlığın içinde bir nida. Üç hece. Adı Sümeyye. Kanlı ve gaddar. Yılışık. Türlü işve. Yanlış çingene. İki hece. Adı Bulut. Erkek fahişe. Tek hece. Adı Beyazıt. Bey’miş azıt’madan önce. Ve tüm bu yanılsamalardan sıyrılmış ellerin. Parmakların. Tırnak. Dün kesilmiş gibi. Merhametli. Islak. Tüten sigara seslerinde. Yeni ve yeni olduğu aşikar. Gözlerinde bir bilmece. Günlerden neydi bilmiyorum. Seni ilk gördüğümde.


Hu. Allah’a çıkıyor bütün yollarım. Polisten kaçan. Anonstan uzak. Şeytanla savaşlarım. Bir uyuşmak gelip konmuyorsa bacaklarıma. Yolun sonunda olduğumdan. Yolun başında durduğumdan. Yolda konakladığımdan. Hepsi Hu. Doğru. Engellerim ellerimde. Merhem yok. Sana bir hediyem var. Su. Hepsi bu. Kime rastlasam kimliğim yargılı. Bir tabancadan çıkan. Ve zikzaklar çizerek. Gırtlağa yapışan. Göğsüme oturduğunda kanlı. Ciğerlerimde ıslak. Tanınmamış meyvelerden geriye. Belli ki bunun için gelmiş. Yakışık olmazsa diye. Düşünmeden. Gri kayaların yedirdiği. Kurtların ve uluların önünde. Bir ciğer kesip iki parça etmiş. Biri bu. Hepsi bu. 

19 Mayıs 2017 Cuma

Söz söylemeden Önce Dilini Isıranların Şiiri

Dilini ısırdı. Kulağındaki gülü çıkarıp kokladı. “İşte” dedi, “her şey gülle başladı ve gülle devam etmeli, hiç bitmemek üzere…”

Bütün bir tarihi bu cümleyle anlattı. Gülü ve kendini, anlamayanların zihinlerinden soyutladı. Anlamı, anlayanlara mahsus kıldı. Geriye yalnız sevmek içgüdüsü ve yalnız parıldayan kalp ritmleri kaldı.

12 Mayıs 2017 Cuma

Ben Şarkılarla Besle! Yüreğinde Isıt!

Beni şarkılarla besle, ellerinle yetiştir. Gözlerine demlediğim şiirle sev beni. Oldu olacak ellerimden de tut, hiç bırakma. Bu denizlerden bu sahillerden şu çocuklardan ne’miz eksik bizim. Güleriz biz de tüm hıncımızla tüm sancımızla. Her şeyi yerli yerine koyar çeker gideriz bu şehirden de. Ama beni şarkılarla besle, ellerinle dinlendir. Dün aldığın entarini giy akşam çıkarken. Beyaz gelecekler altında yeni lodoslara meylet. Biz böyle iyiyiz deyiver soran olursa. Tutmasın zaman bizi tutmasın şuracıkta. Haydi gel, gidelim oralara, öte taraflara. Bin yıl savaşlardan kanamaş ruhlarımızı tertemiz etsin yıldız. Sonra beni şarkılarla besle. Ellerinle sevmeyi unutma.

Varsayalım yalnızız bu dünyada. Hem kimimiz var ki. Bulutların altında bir senle ben varız. Tutuşur yanar bizimle bahar geceleri. Dilinde nem saklı senin. Dilini çıkar. Dilini ısır. Söküp at tüm kelimeleri. Ellerinde nergis desenli menekşeler var senin. Tut ki yanılmışız bu dünyada. Tut ki yanmışız fena bozulmuşuz ne çıkar. Bu gökdelenler değil mi bizi yakan. Yaksınlar. Yeter ki uzasın boylu boyunca incecik saçların. Sen kal ben kalayım aşkımız kalsın. Geriye ellerinden bir mısra, gözlerinden nihavend kalsın. Gitsin şarkılar şaraplar şiirler kimse kalmasın. Yalnız sen kal. Kalanlara acıma yansın.

Böyle bir akşam güpegündüz serildi önüme gökyüzünden turnalar. Göçen kuşlar. Göçmeyen kuşlar. Dilime dokundu gözümü ısırdı papatyalardan menekşelerden bir mısra. İçimi aldı gitti bahardan kalma martılar. Ve hüzün. Tüm hıncını çıkardı kargalardan. Ellerimizde güzel sesli şarkılar. Süzüldü etrafımıza çocuklar. Bu şekerlerden bu kamışlardan sonra. Bu kaldırımlardan al beni kurtar. Beni şarkılarla besle. Ellerinle büyüt. Sabahları günaydın demeyi unutma.

Her gece aynı şarkıyla büyürdü keşan. Her gece acem aşiran. 

7 Mayıs 2017 Pazar

Sahildeki Kız ya da Gitar Sesi ya da Yaşamak adlı bir kitabın son cümlesine ramak kala yazarın kaleminden çıkan ve sonra yazılmaktan vazgeçildiği için silinen ve editör tarafından hiç okunmayan, okunsaydı bile beğenilmeme ihtimali bulunan satırların hiç de yalanı aratmayacak bir sahilde yaza girerken çizilmiş anatomik resimlerinden geriye kalan girdaplı dumanlar ya da Lüzumsuz Gözyaşları: Belki de bizim yazılarımız, birilerinin yazmaktan vazgeçip sildiklerinden ibarettir

Sahilde bir bankta oturmuş ağlıyordu. Ağlamak ne kelime, buram buram iç çekiyordu. Yanına gittim, “nedir dedim, derdin nedir?”

Anlatmak istemedi. Kalkmaya yeltendi. Beni bir kaya farzet dedim. Kimseyi anlatamadığın derdini, kimsenin olmadığı bir yerde bir taşa/kayaya anlatırsın ya. Bütün derdin, kinin, nefretin taşa geçer. Rahatlarsın. Öyle düşün. Nasıl olsa beni bir daha görmeyeceksin, nasıl olsa birilerine anlatsam bile ruhun duymayacak.

Konuştu… Lisede bir erkek arkadaşım vardı dedi. Ergendim, kanım kaynıyordu. Erkek arkadaşıma yanaşmaya başladım. Ama o oralı bile olmuyordu. Lise son sınıfta okulun en yakışıklı erkeği yanaştı bana. Dayanamadım. Kandırdı beni. Kendimi ona kaptırdım. Birlikte oldum onunla. Erkek arkadaşımdan da ayrıldım. Ama bu lise son sınıftaki çocuk, hayatımı alan çocuk, beni terk etti. O halimle bir başıma kaldım. Sonra çok pişman oldum. Bir daha asla böyle bir şey yapmayacağıma söz verdim.
Evlendim sonra. İki yıllık evliyim. Kocama lisedeki bu olayı anlatınca başta tereddüt etmişti ama sonra kabullendi beni. İki ay önce bir işe girdim. İlk zamanlar kimseyle iletişim kuramadım. Sevmiyorlardı beni. Benim de onlardan hazzettiğim söylenemez. Sonra bir çocuk ilgi göstermeye başladı bana. Hoşuma gitti. Sonuçta ofisteki tek arkadaşımdı. İş çıkışları kafelere falan gittik. Çok ısrar ediyordu kıramıyordum. Sonra yavaş yavaş ben de gitmek istedim. Her mesai sonu çağırsa da dışarı çıksak diye bakıyordum. O da hep çağırıyordu. Evine çağırdı bu sefer. Bir kahve içmeye. Gittim. Nasıl oldu ne olduysa oldu işte. Anlamadım. Kocamı aldattım. Ağlıyorum ya, kocamı aldattığıma falan değil, kendime ağlıyorum. İnsan kendine ağlar mı? Ben ağlıyorum işte. Kendime ağlıyorum, kendime üzülüyorum.

Teselli vermem gerekiyordu. Elimi omuzuna koydum. “Üzülme dedim, orospular için değmez.”

Adam kalktı sandalyeden yürüdü boylu boyunca bir şehrin
Açıldı düşe kalka bir mevsim ve yıldızlar kara geceyi resmetti
Kadın dondu gözleri dümdüz yelkovanlar saatler menekşelerle
Yağmurlar güneşler dumanlar ve sam yeli adamla birlikte gitti