30 Eylül 2013 Pazartesi

sene-i devriye

Ben özledim ya. 
Bazı insanlara doyamıyorum. Böyle hep gelsinler yanımda dursunlar ya da içimde hiç durmadan çalsınlar gibi. Tekrar tekrar göreyim dinleyeyim gibi. 
Hatta tamam onlar gelmesinler ben gideyim gibi - ve bi türlü gidemedi!




29 Eylül 2013 Pazar

Bakir Efendi

Efendim zamanın ve mekanın birinde şimdi desek de bilmezsiniz, bir oğlan yaşarmış isminden çok namı ile bilinen. Bakir efendi derlemiş de sırrını bilen yokmuş, bir meclise girdiğinde ahali sararmış etrafını anlat, derlermiş “Bakir efendi anlat, çok heyecanlı oluyor, bu bahsi geçen nerenin dilberi?” efendi gözlerini kısıp etrafa bakarmış anlattırmayın bana böyle şeyleri, hem dilber dilber olsa ne çıkar, aşk dediğimiz, iki sözüm ve gözüm ve türlü çiftlik eklerinin oyunundan ibaretse, bu meclise hiç gelmemiştir zaten, bizimkisi gönül eyleme, vakit eyleme…” O böyle dedikçe ahali başlarmış yanı başından “bir gün bakir efendi…”

Gel zaman git zaman hikayeler diz boyunu aşınca, güzel dilberler bizim efendinin muhitlerinde perde arkalarında ahları vahlarına karışmış vaziyette mahvolurken ve güzel oğlanlar nedir bu herifin sırrı, hem kim ola ki bu kadar ketum davrana, varsa bir bildiği söylese de bilelim minvalinde hasetten taharet alırken (tumturaklı laflarını sevdiğim efendi, bak da gör ne yakıştı bu buraya) efendinin dost meclislerindeki keyfi yitmiş, gitmiş. Kimse göremez olmuş onu etrafta, ve başlamışlar yine..” bir gün bakir efendi..”

Her hikayenin başında başka, sonunda başka türlüymüş bakir efendi, muhitler değişse de hikayenin ortasında muhakkak filan yerin en güzel dilberiyle bir tanışmışlığı olurmuş bizim efendinin. Bazısında efkarlı efkarlı cigara içişine vurulurmuş dilberler, bazısında hiç anlaşılmayan tınıda söylediği türkülere, bazısında da mekanı, zamanı, insanı başka türlü gösteren şiirlerine.. Ama ne yalan söyleyelim şiirlerinin okuduğu türkülerden daha çok sevildiği bir hakikatmiş.

Hikayeler almış başını gitmiş, efendi sakalını yaksa dumanı yedi düvelin yedi dilberinin camından içeri, gönlünden içeri girermiş, sormayın şimdi efendi niye sakalını yaksın diye, az biraz tuhafmış işte. Sonra, Efendi düşmek üzre olan bir dilberi tutsa kolundan sanki yol kayarmış da dilberin ayağının altından kendi öylece kalakalırmış. Sonra yine, Efendi bir mecliste otursa sadece dilberler mi delikanlılar da izzeti ikramda kusur etmemek için iki büklüm olurlarmış, ahali başta şöyle bir işkillenmiş “ulan dilberleri anladık da bunlara noluyo” gibisinde bir kaşları havada bir efendiye bir de mevzusu geçen delikanlıya bakarlarmış, sonra sonra anlarlarmış, mevzu, kalbi de kendi gibi temiz efendinin velfecri okuyan gözlerinde değil hoş sohbetindeymiş.

Bakir efendi bakmış olacak gibi değil, demiş “tamam, sorun hadi ben gitmezden evvel sorun da bu mevzu kapansın” Ahali önce bir sessizleşmiş, birbirlerine bakmışlar, yüzlerindeki ne sorsak ifadesi muzip sırıtışlara dönüşünce bizim efendinin kaşı kalkmış yine, hafiften doğrulmuş tam kalkacakken, ahalinin içinden bir toy delikanlının titrek, cılız sesi duyulmuş. Bakir efendi, demiş “ sevdanın hakikati yok mu peki?” Efendinin yere devrilmiş bakışlarında bir “nasip” gülüşü belirmiş; var desem ne olur, yok desem ne olur, demiş “senin az biraz suyun ısınmış delikanlı hadi bi dolaş gel”


Bunca mevzuya neden bu efendinin namının bakir olduğunu soracaksınız şimdi, derler ki hangi kalbe girse, hangi sevmek hikayesine konu olsa, çıktığında hiç sevmemiş hiç sevilmemiş gibi oluverirmiş. Göktürkler buna tanrının lütfu dese de, efendi bu lütuf sayesinde gönlü ferah mekan mekan, muhit muhit gezse de, varmış yine de bir derdi, kimse bilmezmiş.

Ebi'nin Gözleri

            Yalnızca batıdan gelip doğuya hükmeden ve ortadünyayı kendine mesken edinen kadınlara özgü hisli göz rengine sahiptir benim oğlum…
           Batıdan gelmediği gibi doğuya da hükmedemeyen ve ortadünya ile yakından uzaktan ilgisi bulunmayan bir kadına “oğlum” dedim diye oldu bütün bunlar. “Bana bir daha oğlum deme” dedi kadın. “Pardon, dedim memleket nereydi?”
            Bugün anladım ki Ebi, sevmenin ve göz renklerinin sınırı yoktur. Çizilen sınırlar, yalancı coğrafya öğretmenlerinin yalanlarından öte bir şey değildir. Hisli göz renklerinin baktığı coğrafyalarda sınır kavramı ortadan kalkar. Mesafe, alabildiğine yakınlaşır o gözlere. Bir yüzün girebileceği bütün şekiller hisli göz renginin önüne dizilir. Dünya bir anlığına duraklar. Göz rengi bir şekil seçer. Dünya o şeklin etrafında döner. Dünya bu defa, en güzel haliyle döner…
Diyeceğim o ki Ebi, onca gurbet türkülerine, onca mübadele sözleşmelerine, onca göçüp giden hisli göz renklerine ve hatta Sebt günlerinde balığa tövbe etmiş Sabetay Sevi’ye inat; sen benim -batıdan gelip doğuya hükmeden ve ortadünyayı kendine mesken edinen kadınlara özgü hisli göz rengine sahip- ilk ve tek oğlumsun.
            E bi de sonrası var, hep aynı olan: İyilik, güzellik ve hisli göz renklerinin melankolik bakışları…

            

27 Eylül 2013 Cuma

Karbonat Kıvamında Kokoreç

            Karbonat kıvamında kokoreç beynimin kıvrımlarına akıyor, yalan da olsa mutluyum Mora, bu bana yetiyor. Neşe, Dert, Aşk ancak Neşet Ertaş şarkılarına mahsustur Mora. Okkalı votkalardan ve de efkarlı rakılardan elimizi çekip, ceketimizi sığınaklara kitlediğimizden beri, bir sevda türküsüdür tutturmuş nereye olduğunu bilmediğimiz bir yere –ki bu yer kuvvetle muhtemel bir dönem Dimitris’in rakımızı hazırladığı Samos’un tepesidir- o yere kervan sürümekteyizdir Mora. Sen anlamazsın tumturaklı bilmeceli yıldızlı gecelerin yarı alkolik delikanlı bitirim ayaklarını…
            Bir gün, övünmek gibi olmasın Mora, Çakır’ın meyhanesinde demlenerekten ‘gençliğimizin sonbahar yapraklarına ihtiyaç mı var ulan, tez elden binelim birçok gidenin memnun kaldığı sessiz gemiye’ hesabı gazeller okurken çıktı geldi Sadri Baba, ağzında sigarası, gözlerinde “boncuk” edasıyla. Ayıptır söylemesi, inceden bir hüzzam geçti, klarneti bırakıp bir garip hicaza meyletti, hicran yine hicran mı bu aşkın sonu’na bıraktı kendini. Hafiften doğruldu, kaşla göz arasında rakıyı fondipledi, kıstı gözlerini bana baktı. “Ulan mamalak” dedi, “hayat nedir bilir misin?”
            Hey yavrum hey, mamalak kardeşine sorulur mu bu Mora! Ben sevdanın icadından girip aşkın en müjgan hallerine kıvrılan, varoşçul yalnızlığımın erkete aşklarından bahsederekten ve de fena halde demlenerekten nice döktürdüm Nedim’den, Şeyh Galip’ten, Fuzuli’den, Baki’den. “Kes” dedi abim “kes, yok bu şehr içre vasfettiğin dilber koçum” dedi sustu abim.
            Eyvahlarımız vah vahlarımıza karıştı Mora. Nasıl karışmasın, biz turistliği turistin kendisinden öğrendik be Mora. Tabi sen bilmezsin, iki kaşın ortasında hasırdan bir çizgi belirdi mi, nice zamazingolar eşrafa emanet edilerekten volta vakti gelmiş demektir. Ben pabuçlarımı ayaklarıma geçirip kainata isyancıl bir susuş fırlataraktan hangi kapıdan kendimi araklasam da kurtulsam diye etrafı kolaçan ederken gırtlaktan bir ses yükseldi Mora:
            “Hayat demek, ölümü beklemek demektir.”
            “Ulan çakır, bir 70’lik daha, mevzu derin, bu gece içilecek…”
            “Az çok hepimiz denizi, yıldızları, ağaçları, işte falanları filanları göreceğiz.”
            “Ulan çakır, nerde kaldı bizim 70’lik?”
            “Birçok şeyin tadına varacağız sonra da ister istemez gidiyorum elveda şarkısını söyleyeceğiz.”
            “Çakır, 70’lik iptal, 100’lük getir. Az biraz biz de demlenelim…”
            Aldı kadehi eline, cebinden bir cigara çıkardı, bana da uzattı abim. Ve lakin ağzımdaki izmaritin farkına sonradan vardı, “jeton” dedi “kareli mamalak, bakma kusurumuza”. “Kusur varsa ağzımızdaki izmaritindir üstat, asıl sen…”
            “Kes ulan” dedi, kaldırdı kadehi, “Öyleyse kalanın da gidenin de gönlü hoş olsun” dedi.
            Gitti Mora. Karanlıkta karanlığa basmadan yürümeyi biliyor gibi gitti. Aldığı her yarım nefes cigara dumanında intihara meylediyor gibi gitti. Yalnızlık zor, dile kolay be Mora. Ben alnıma bu yazıyı kendi elimle yazdım der gibi, beyhude bekleme giden gelmez yerine der gibi gitti.

            Öyleyse gidenin de kalanın da gönlü hoş olsun Mora.

26 Eylül 2013 Perşembe

ben ve hepimiz hakkında

sevgili adınısenkoy'un sohbetin duralayan yerlerinde ani çıkışları vardır, kendi iç sıkıntısı ve iç sesleri mütemadiyen devam ettiğinden, dostlar arasında sağı solu dinlerken eğleştiği ve kendini yormaya ara verdiğinden uzun suskunluklara tahammül edemez, kendi iç seslerini bastıracak hararetli bir konu açılsın ister ve heyecanla atılır, "haydi biri hayatının sırrını açıklasın!" bunu öyle bir heyecanla söyler ki hayatlarımızın sırlarını paylaşasımız gelir ammavelakin haftanın 7günü günde en az 5er saatten bir arada olan bizlerin birbirimizin bilmediği bir boku kalmamıştır... güler geçeriz... kimi hadi ben bir sır açıklayayım der maksat ortam şenlensin, uydurur bir şeyler, güler geçeriz, yeni çaylar gelir, çayların yanına kahvenin yanına gelen lokumdan isteriz. birilerinden bir şey isteyeceksek biz hep ebi'yi seçeriz. ebi öyle güzel, öyle tatlı ister ki, mesela sipsi ister sürekli yere düşen sipsilerden biri yerine, ya da hava serinledi diye bize battaniye ister, ben derim ki, cafenin anahtarını getirecek garson, "hanfendi sadece sipsi değil, alın her şey sizin olsun" diyecek...
ben kandırırım mamalak'ı derim bir kere biz ebi ile oturuyorduk bil bakalım noldu, her seferinde kandırsamda onu, her seferinde inanır... vaveyla üşüyordu bir keresinde ebi ona battaniye istedi, battaniye yokmuş ama garson gitti kendi ceketini getirdi. "harbi mi lan" der mamalak, harbi derim. vaveyla da harbi der, yalanı ben başlatırım ama çakal vaveyla planımı anlar ayrıntıya girer... eski çaylar gider, yeni çaylar gelir, köz değişir, lokumlar bittikçe tazelenir...

hayatlarımızın sırrı yok, çok değişik tanışma hikayelerimiz de yok, bizler öğrenciliğin maddi yüküne dayanamayarak burs başvururları yapmış, nihayetinde onca sınavlardan özgeçmişlerden sonra aynı yerden burs kapmayı başarmış bi grup çileli öğrenciyiz.. (mamalak öğrenci değil turisttir onu da belirtmeliyim)

sahaf festivallerinde, imza günlerinde, bir otobüs yolculuğunda, tiyatronun bekleme salonunda tanışmadık. birlikte adalara, modalara gitmedik, biz hep aynı kafeye, aynı kafenin aynı köşesine, aynı sandalyesine oturduk. aynı oyunları oynadık... bu kadar aynı şeyleri yaptık çünkü biz birbirimizden çok başkaydık. hayatımda ilk defa hep aynı kafeye gitmek hep aynı yere aynı insanlarla oturmak istiyorum, çünkü bizde konuşacak şey bitmiyor ve konuşacak şey kalmazsa, biri çıkıp hayatının sırrını açıklıyor, sohbet yine devam ediyor...


tüm mümkünlerin kıyısında

evet mora, şimdi şu anda her şey mümkün işte...

bugünü çok farklı şekillerde geçirebilirim. sonbaharın bu ılık gününde üzerime ince bi battaniye alıp, bi makine kahve yapıp, beş on sigara sarıp L koltuğumun uzun tarafına kurulup tüm günü nicedir ertelediğim kitapları okuyarak geçirebilirim. saatleri ayarlama enstitüsünü bitiririm... nurdan gürbileğin sırası gelmiştir belki, ebi'nin hemencecik okudum çok da sevdim dediği o makaleyi okurum, kaç hafta oldu kim bilir onu gözüme yakın bi yere koyalı... evet evet onu kesin okurum, pinokyonun modern uyarlaması var, hediye geldiği günden beri niyetlendiğim ama daha giriş yazısını dahi okumadığım... lale müldür okurum belki, kaç gündür aklımda bak. sonbahar da gelmişken turgut'u daha fazla ertelemesem iyi olucak, şiir günü yapayım en iyisi bu günü, yanıma alayım bi de resim defterimi boyalarımı, kurumuş yaprak çizerim arada... ayy yoksa sadece resim mi yapsam. hava da nasıl güzel, nasıl ılık, yürüyüş yapsam önce de sonra eve gelip kitap okusam en iyisi. dışarı çıkmışken girmesem aslında, en sevdiğim kafenin en sevdiğim koltuğu boştur belki, kitapları çantama atıp orda okuyayım. biraz kitap okur, ordan sinemaya giderim, filmlere bi bakayım. bizimkiler naptı acaba, onları mı arasam... bu güzel havayı evde geçirmek olmaz, leo'ya desem de nargile mi içsek, gece hamburger yiyelim, pizza mı söylesek eve... terkosa nicedir gitmiyorum, iki üç bişi alsam amma coşarım ha..
sahafları mı dolaşsaydım... yanıma kitap almadan çıkayım, bi kitap seçip alır, kafede de onu okurum... 

sen ne dersin mora, a mı? b mi? c mi? hepsi mi? hiçbiri mi? 

oysa teyzeme gitmeliyim bugün, yapacak işim var. niye böyle oluyor, bir şey yapmak zorunda olunca insan niye yapmak zorunda olduğu şey dışında bir sürü şey yapmak istiyor canı. yarına ertelemek istiyorum, bugün hava çok güzel, bugün hava teyzeme gidemeyecek kadar güzel mora. 

gelecekten gelen not: tüm günü ne yapsam diye düşünerek, oturduğu yerden sadece çişe gitmek suretiyle kalkarak ve arada tavana bakarak geçirdi. teyzesine de gitmedi, mümkünlerin kıyısında ordan oraya savruldu durdu... söyle mora neden böyle oldu?

24 Eylül 2013 Salı

green grass hakkında bişiler

ebi aba ebu'nun çalışmada bize dinlettiği şarkılardan, hani herkesin bu ne bu ne diye sorduğu.. benim cybelle dediğim, mamalak'ın sibel dediğimi sanaraktan kızın niye türkçe söylemediğini sorduğu, ebi eba ebu'nun cybelle ismini harf harf söylemesi falan ve de filan..


ve işte o şarkı hakkında bişiler...

http://benkalendermesrebim.blogspot.com/2013/08/bes-ozanlar-ya-da-gonderdigim-coraplar.html