Köşe başında beyaz sigarasını ağzına
yerleştiren Bay Em, başına geçirdiği kukuletasının bedenine kattığı karizmatik
duruşa birkaç arşın manifesto ekleyerek sokak lambasının altında yeni yeni
beliren Madam Es’in gözlerine sürme gayesiyle derin bir nefes çekti. Nefesin
tesirini bedeninde değil, yüreğinde hisseden Madam Es, vücuduna emzirdiği ince
kıyafetini bir çırpıda soyutlayarak Bay Em’in kendisi için çizdiği rotaya
titrek dokunuşlarla sokuldu. Beyaz kaldırımın yaman kokusuna kalın topuklarıyla
ahenk katan Madam Es, olası bir karda kayma hikayesine hazırlıksız yakalandığı
gerekçesiyle tek seferde yola adımladı. Madam Es’e yaklaşan arabanın korna
sesine tahammül edemeyecek kadar sükut içinde kalp titreten Bay Em, amatör
bitirimlerin ürkek dans ritimlerini ayaklarıyla şekillendirerek Madam Es’i
estetik hatlarından kavrayıp ilk yudumda kaldırıma çekti. Bünyesinde böylesi
bir çarpılma haline hiç de alışık olmayan Madam Es’in, oval kaşlarını çatmasına
ramak kala Bay Em, birkaç saniye önce içine çektiği nefesi nihavent makamından
bir telaşla Madam Es’in gözlerinden aşağı saldı. Salınan nefesin titrek
buğusunu sokak lambasının oynak ışıkları altında hisseden Madam Es, “size aşık
oluyorum galiba” isimli yeni keşfettiği bakışı Bay Em’in karanlık sakalına
okudu. Okuyuş, Bay Em’in “daha varılacak nice liman vardır” duruşuna keman
sesleri ekleyip kukuletasının altından zihnine, ciğerlerinden sigarasına ve
oradan da yedi düvele yayılıp kalabalıkta kaybolmak suretiyle karanlığa gark
oldu. Ressamın donuk zihninden sıyrılan birkaç saniyenin ardından geriye kalan,
karanlıkta kaybolan Bay Em’in, sigarasını ağzından sağ eline aldığı anlar oldu.
Resim, Madam Es’in ince elbisesinin perdesinden Bay Em’i seyre dalması; Bay
Em’in karanlıktan sıyrılıp sokak lambasının sarı ışığının altında siyah
elbisesiyle belirmesi ve yeniden karanlığa bürünmesiyle nihayet buldu. Madam
Es, o dakikalarda hangi yöne ne şekilde gitmeye karar verdi bilinmez. Bay Em’in
karanlıkta kaybolmasına şahitlik eden sokak lambaları, kendi heyecanlarını
tabiata sirayet etmek kaygısıyla birkaç saniyeliğine ışığını kesti. Belki de
bu, basit bir elektrik kesintisinden başka bir şey değildi…
20 Şubat 2015 Cuma
13 Şubat 2015 Cuma
Leyland: Yan yana dizilmiş tuhaf kızdan bir göğün, yalnız beni barındıran, taş üstüne taş koyarak yükselttiği şatom, evim benim!
Böylelikle kırlangıçların üstünde biz
doğmadan çok daha önce yeşeren bulutlar yeniden alevleniyor. Sahip olmak sana,
yazgısız maddi kavramların pusundan sıyrılıp bir lokmada düşlerimde uyanıyor.
Şimdi her şeyinle, her halinle benimsin. Milyonlarca dolarla satın alınamayacak
saçlarını, beş para ödemeden kendime armağan ediyorum. Bir sonraki sefere
tepeden tırnağa taşralı olarak doğduğumuz şehirde buluşmak dileğiyle…
Kulübemin üzerinde rüzgarsı taşlar,
kiremit mırıltılarıyla kuş yuvası. Gerektiğinde kar kadar sınırsız,
gerektiğinde güvercin kadar tenha. Sen kapat pencereni kendini güvende san. İ
harfini oluşturan ne varsa gelir sızar içeri duvarlarından. Siz de gelin ey!
Siz de gelin diye bağırır orman. Ağaçlara, yaban otlarına ve sesine konar
erguvan.
İzin verme derim, izin verme bu gökyüzü
bozmasın ahengimizi. Yumuşak dokunun sıcak soluğundan ve gri paslı yakamozlardan
bir çırpıda geri gelsin ellerimiz. İşte bu benim dersin, benim daha
keşfetmediğim ne yazlarım var, hiç sezdirmeden bedenime sürdüğün yuvamızın
eşiği. Kaşların düzen bozan uyum, heybende incecik fistan. Ve senin anahtarın
var, dünyanı dünyama kilitlediğin. Eşikte gece gündüz öylece bekler, kapının
sesi ince nağmelerin, nihaventten yörük semaiye çalan iniltinle, “ey” dersin,
“ey kapıda bekleyen! Ay ışığınız varsa içeri girebilirsiniz.” Neyse ki cebimizde
hep bir ay ışığı olur, gelir konar patikandan sola sapınca varılan
kervansaraylarına.
Ben bazen, umulmadık yağmurların
arkasından kabuğuma çekilip Bakelard okurum. Sen Silvia’nın dağa tırmandığı roman
olursun, virgül gibi ismin sayıklanır Antik Miken Uygarlığında. Kralın başına
tacı gözlerin giydirir. Yok yere kaleleri yıkılır Rodos’un. Taslaklarım
parmaklarına ayrılmış saatli bomba, yalnızlığın göbek adı sensizlik. Şiir
yazdığını anlarsa şair her şey değişir. Hem seni görmeden nasıl yazılır
herhangi bir şiir. Bilinmez baharat desenli sunta gergefler niçin korunur Mora
adlı yarımadada. Ve niçin bir ırmak uzun uzadıya tasvir edilir zikredilen
romanın son sayfasında…
Leyla’sı olan bir adam gibi değil,
Leyla’sı olmayan bir adam gibi yaşıyorum seni, kainatın bize öğrettiği düsturu
yadsıyıp tepeden tırnağa istediğim gibi… Ey benim titrek yadsımalarım, nasıl da
gelir oturur buzdan kederime. Sen çıkıverirsin sokağımın sedeften tortusuna,
“benim” dersin, “benim işte olmasını istediğin şey; siliyorum şimdi bunları, bir
daha kapatma kalbimi. Çare yok, kapı açıksa girilecek.
Düş kurmanın masum derinliğinde
oyuncaklar ıslatırım sana. Bak derim, bu yanakların için, bu kirpiklerin ve bu
da kasımpatı şarkısından ve ıhlamur dumanlarından koruyup emzirdiğimiz evimiz.
Ey, titrek duman alevlerinde çığ gibi büyüyen kadınım, sarkaçlarıma gece yarısı
Bab-ı âli’den düşen nefesim benim, dizlerin ortaçağdan kotarılma yatay hazine,
kaşların siyah beyaz filmlerin sinopsisi, kim getirir şimdi yosun tutuşan
şehrimde bir araya seninle beni?
Şimdi bu benim gençliğim, bu çocukluğum
ve bu da bebekliğim. Bunu bir köşeye koy, bu sobamız olsun ve bu gülüşümüz.
Kıyımızdan portrelerin tepesine, saman alevlerinden tasarladığımız bu narenciye
merhametleri ve kalbimizin ritmik dans edişini ve şafağın tutsak mavisini
yerleştirelim ve tek yudumda bir gerçek gibi ansızın yok olmasına karşı
gelelim.
Olur mu evim, olur mu şatom benim...
29 Ocak 2015 Perşembe
2 Ocak 2015 Cuma
Camus'sal Alan
Uyandığımda Gregor Samsa gibi dev bir
böceğe dönüşmüştüm. Yataktan çıkmakla çıkmamak arasındaki tereddüdüm yarım
saatimi aldı. Başımı sola çevirip pencereye baktığımda, pencere olması gereken
yerin küçük bir kütüphaneye dönüştüğünü gördüm. Dikkatimi verip kitapların
adını okumaya çalıştım. Ses ve Öfke-William Faulkner, Bir İdam Mahkumunun Son
Günü-Victor Hugo, Yabancı-Albert Camus… Hemen Yabancı’yı açıp 55. sayfayı
okumak istedim. Neden 55. sayfayı okumak istediğimle ilgili en ufak bir fikrim
yoktu. Yabancı’yı almak için kolumu uzattığımda bütün kitaplar Albert Camus’nün
kitaplarına dönüştü. Vadideki Zambak-Albert Camus, Yahudinin Tahta Kılıcı-Albert
Camus, Binbir Gece Masalları-Albert Camus… Yalnızca bir kitabın ismi yoktu ve
üzerinde “Kamusal Alan”dan başka hiçbir şey yazmıyordu. Elim gayri ihtiyari bu
kitaba uzandı. Önsözü ve içindekiler kısmını atladım ve ilk sayfayı açtım:
Sayfa 1: “Zafer inananlarındır” Aziz
Yıldırım…
Sayfa 2: “Evdeki hesap çarşıya uymaz”
Anonim…
Sayfa 3: “Kamusal alana başörtüsü ile
girmek yasaktır” Ahmet Necdet Sezer…
Sayfa 4: “Kamusal, umumî demektir”
herhangi bir Türkçe sözlük…
Sayfa 5: “Alan eski Türklerde tuvalet
anlamında kullanılır” Türk Bilge Kağan…
Sayfa 6: “Bu durumda kamusal alan, umumi
tuvalet anlamına gelir” herhangi bir düz mantık…
Sayfa 7: “Öyleyse sıçmaya bile
başörtüsüyle giremeyeceğiz” mamalaksoyka…
Kitabın ne anlattığını idrak etmeye
çalıştım. İdrak kelimesini kullanmam beni işkillendiriyordu. Bir kitabı elime
alır almaz son cümlesini okumak huyumdu. Bunu yapmadığımı anımsayıp derhal son
sayfayı açtım. “Yazarın Diğer Yapıtları”… Aradığım şey bu değildi. Bir sayfa geri döndüm ve
esas son sayfayı açtım:
Son sayfa: “Belki de budur seninde
söylemek istediğin, havaya kalkmaz, şerefe kalkar kadeh dediğin” Arif Nihat
Asya…
Bütün bu okuduklarımın ne anlama
geldiğini çözmeye çalışıyordum. Düşünce emaresi bir hamleyle başımı sola
çevirdiğimde, Madam Bilengo’nun yanı başımda oturduğunu gördüm. “Nedir dedim,
madam nedir bu hikayenin aslı?”
Madam titrek şefkatini burnundan soluyup
ağzından çıkardı:
“Uyandın dedi, kitap meselesi sadece bir
rüyaydı.”
“Rüya mıydı? Peki bu rüyanın manası ne
madam?”
“Bilmiyorum dedi madam, son cümleyi
okusaydın manayı çözebilirdim.”
“Okudum madam, Arif Nihat Asya…”
“Hayır dedi madam, son cümleyi okumadın.
Onu sen uydurdun. Son sayfayı açtığında çoktan uyanmıştın. Son cümleyi okumak
için kitabın sonunu ilk açışında, yani ‘Yazarın Diğer Yapıtları’ başlığını
okuduğunda uyandın. Sonrasını kendin uydurdun.”
“Meraktan dimi Madam?”
“İnsanın başına ne geliyorsa” dedi
madam.
“Anladım madam, anladım.”
Davayı çözmüştüm. Rüyanın en kıyak
yerinde uyanan herkesin yaptığını yapmış, uyandığımı zihnimden gizlemeye
çalışmış, gözlerim kapalı, hareketsiz öylece uzanmıştım. Rüyamın devamını
kendim uydurup, sonra uydurduğum şeye inanmayı seçmiştim. Zaten hakiki uyanış,
rüyanızın uydurma olup olmadığını sorgulama mahiyetindeki birkaç saniyelik
zaman dilimine verilen isimdir ve insan daima inanmak istediği şeye inanmaya
meyyaldir.
Gene de küçük bir kütüphane görme
umuduyla başımı pencereye çevirdim. Pencereden içeri giren güneş ışıkları,
hayatın büsbütün bir kütüphane olduğunu söylüyor, kalk da oku diyordu. Öyle
yaptım, Madam Bilengo’yu cebime koyup, çişimi yapmak amacıyla kamusal alan’a
doğru yol aldım ve olmazsa olmaz bir Amerikan türküsünü dilime doladım: “Ay em
e lonli koboy…”
17 Aralık 2014 Çarşamba
Fakat Nezahat Bu Boktan Bir Müzeyyen!
Bugüne kadar sana iki yazı yazdım.
Birkaç yazıda da gönderme yaptım. Microspul bacteria tamamen senle ilgili. Bir
de yazısız bir başlık var ya hani, kendi çapımda “siktir çektiğim”, o da
sensin. Bu sana üçüncü ve son yazım. Bunları yazıyorum çünkü gitmekten
bahsediyorsun, bu konuya birazdan geleceğim. Pastayla börekle değil,
samimiyetle yazıyorum bunları. Sana senin yapmadığın gibi yaklaşıyorum.
Üzgünüm, sen kaybettin. Bu oyunda Yeşim
kazandı, Songül kazandı, Leyla kazandı, sen kaybettin. Üstelik kazanmak gibi
bir derdim yokken, kazanmak için hiçbir şey yapmamışken kaybettin. Kendin oynadın,
kendin kaybettin. En çok nerede kaybettin biliyor musun? O güzelim yaza bok
sürdüğünde kaybettin. Eskiden tanıdığım senin için canımı verirdim. Şimdiki sen
için şeyimi bile kaldırmam.
Bugüne kadar olduğu gibi bundan sonra da
hiçbir yorumunun altında adım gözükmeyecek. Bu bir nevi kendimi koruma
içgüdüsü. Olur ya, bugüne dek yaptığın gibi bundan sonra da yeni hikayeler
uydurursun, bunun sebebi olmak istemem. Benden bağımsız ama benle ilgili
dilediğini söyleyebilir, herkesi inandırabilirsin. O güzelim yaza bile bok
atabilirsin. Şimdiden hepsine “doğrudur” diyorum. Doğru ya da yalan olması bir
şey değiştirmiyor çünkü benim için.
Keşke hep güzel kalsaydın... Yeşim gibi,
Songül gibi, Leyla gibi… Ama dedim ya, kendin oynadın, kendin kaybettin… Şimdi
gitmekten bahsediyorsun. Sana git ya da kal demeyeceğim. Gitmenle kalman
arasında tepeden tırnağa boşluksun benim için. Dilediğin kadar kalabilir, hemen
şimdi siktir olup gidebilirsin. Ne kızgınlığım var ne kırgınlığım. Nötrüm sana
karşı. Küs de değilim. Konuşacak bir şeyim olsa, konuşurdum. Pastayla börekle
değil, samimiyetle gelirdim yanına, gel kız makyaj tazeleyelim derdim, çekerdim
bir kenara, konuşurdum. Ama inan, seninle konuşacak hiçbir şeyim yok. Ne
geçmişe, ne şimdiye, ne geleceğe dair. Hani diyordum ya, beni hep gülerken
hatırlayın diye, sen kafana göre takılabilirsin…
Bu yazıyı yazmamın sebebine gelince… “Gitmek”ten
bahsediyorsun. Gitmek deyince bir şeyler söylemek gelir içimden. Bu hayatta benden
güzel kimse gidemez. Ve gidecek adam, “kal”, “gitme” gibi sözleri dinlemez.
Hele hele iki yazı okudu diye “tamam ya biraz daha bekleyeyim” demez. Gidecek
adam gider. Arkasına bakmadan, dönüp bana bakıyor mu diye merak etmeden,
aklıyla, kalbiyle, midesiyle, bütün organlarıyla çekip gider. Gidiyorum diye
ilan etmez. Gidecek adam, benim gibi gider. Şimdi “sen ilan etmedin mi”
diyeceksin. Onu biz değil, Yökümüz ilan etti. “Gitme”lere “kal”lara da biz
itibar etmedik. Kalacaksan sen bilirsin sayın bayan, ama gideceksen, benim gibi
git.
Will not see you later, fuck the
calculator…
27 Kasım 2014 Perşembe
Sakın meyletme eski şarkılara, Nihavend fena halde leman barındırır…
Rümeysa Rümeysa! Göster bana kolunun
atlına gizlediğin inciden lokmayı. Göster onu da birbirinden güzel
parmaklarının her birinin hangi işleve sahip olduğunu. Saçının gizlenme
sebeplerini bir bir sırala. Çıkar gömleğini de giy şu cebelitarıktan daha dün
aldığın yasemin kokusunu. İzin ver beyaza çalan tenine buğday sarısı eklensin. Bir
jilet gibi kesip geçmişi denize fırlatma. Bırak bu son seansı izleme şansına
erişeyim.
Rümeysa Rümeysa ben ben olayım da sana
vurulmayayım ha. Gülüne dokunsam gül gibi kızarır yüzüm. Mehtabın desen, mevzu
o değil Rümeysa. Sen aşığı duasından, sevgiliyi hülyasından tanırsın.
Gir benliğimin uçsuz bucaksız kıyılarına
da çöz denizimdeki esrarengiz bilmeceyi. Neden böyle tuz kokuyor deme, terin
değmese kokmazdı mis gibi tuz deniz. Menekşeni sulamak için bahçıvana ne hacet!
Gözlerin yetmez mi ki bunca işi tek seferde yapmaya.
Beni al elinin içinde bir yere oturt,
yum sıkıca ve sarıp sarmala. Sonra aç, emret sarmaşık çiçeklerine de
tırmanabileyim kolcağızlarına. Ah Rümeysa, hani o hiç mi hiç yabancı teni
değmeyen kolcağızlarına… Bir bakışınla anlatsın binyıllık hasretimi
coğrafyalarım. Gül ile şeytan arasında ince ü harfi dudaklarına, bir bakışınla
sarılsın bahardan kopma gelincik meyvelerim.
Ah Rümeysa, saçın ayet mi ki yüzün kafir
olsun. Neden böyle geçip gidiyorsun yamacımdan hışımla. Ve neden böyle ansızın
doğuveriyorsun içimde bin asırlık uğultularla. Göz kaleminden sürülme bir hatla
bağla benliğini benliğime. Ve anlat on ikisi de birbirinden güzel gülüşlerinin
neden her seferinde hicazkara meyyal olduğunu. Sen ki Şekspir’in bir kitapla,
Baki’nin bin gazelle söylediğini, bir mısrayla haykırmadın mı sıradağlarımın
sıradan yamaçlarına.
Sevdiğin romanın sonuna yaklaşınca okumayı
yavaşlatırsın ya, işte onun gibi okurum dudaklarından çıkan her sözü. Senin o
tazecik limon dalların, eski titrek sevdalarımın biçimsiz uyuşması gibi gelir
oturur gözümün önüne. İffeti bozulmamış bir mısra gibi yapışır sarkacıma
güllerin. Yağmur damlalarının dudaklarına her dokunuşunda, onlar gibi beni de
öp diye midir ürpermesi içimin?
Rümeysa Rümeysa tut elimden şimdi hadi,
gidelim bu şehre bir kere daha geri dönmek için Atina’ya Viyana’ya Prag’a
Petersburg’a Roma’ya. Sütun sütun esrik şekil alsın vurunca yakamoza gölgemiz. Kafkaslardan
başlasak sorun olur mu senin için, dış ülkelerde elçilikler tayin etmek üzere
hariciyeci yetiştirme çabalarımıza?
Ben eski sevdalarımı anlatmakta
maharetliyimdir. Bu nasıl oluyor da böyle oluyor Rümeysa? Sen eskimeden, daha
yeni olmadan, nasıl konuyorsun parmaklarımın ucuna? Beni bir de sakin kafayla
dinle olur mu Rümeysa!
Rümeysa’ya sakin kafayla yazdıklarımdır:
Rümeysa Rümeysa… Sen şimdi İlhan Berk
şiirindeki o kadınsın. Yunanlısın ama Fenike soyundansın…
7 Kasım 2014 Cuma
Antik Yunan’da Bir Aşk Hikayesi: Eurydike ile Orfeus’un Ölümü
Ben… Sisifos… Yani Hiç… Yani Yokluk… Ben
çıkardım bu kayayı tanrıların şafağına. Ben kırdım demir ağlı kilidini Zeus’un.
Ben uzattım kolumu Hera’ya. İnsanlar, kulak verin sözlerime. Sırtım dik bir
engebe. Ellerim nasırdan kaskatı. Omuzlarımda dünyayı taşıyorum. Bakın,
görmüyor musunuz? İşte ben… Sisifos… Yani piç… Yani çırılçıplak… Hermes’in
geldiği gece, beni düşlerimden siz uyandırdınız. Nisa dağında, Kilene dağında,
Efes’te, Amisos’ta… Üzüm sıkan elleriniz ve günahkar gözleriniz. İşte siz,
hepiniz… Diz çöktünüz sırtımdaki kayaya. Ve ağladınız, ağlama duvarında
şakakları uzun Yehuda’yla. Belki siz, belki nedensiz… Yayını gerdiniz Artemis’in.
Gücünü aldınız Aşil’in. Okundan tuttunuz Eros’un. Çünkü siz, yani hepiniz…
Sattınız bedenlerinizi Zeus’a. Sattınız ruhunuzu tavus kuşuna. Ama ben… Sisifos...
Yani kaya… Yani taş… Büsbütün putunuzum artık sizin. Hadi, söyleyin söylen’imi dilden
dile. Dinleyin ağıtını Orfeus’un. Oturup günah çıkartın Eurydike’yle…
Orfeus’un ağıtı:
Irak ırmak, acıtsın bırak,
Sırtındaki kaya, midendeki gaz yağı,
Bir kibrit çak!
Denizden ses geliyor
Sanma sakın
Ağıttır bu, yakılacak!
Kaya ağır mı ağır
İçimden bir ses
Bir çukur bulsam da
Şundan kurtulsam diyor
Ya da neden yakmamalı?
Küller savruldu mu
Ne bir iz kalır
Ne de pişmanlık
Ah gidinin yükü
Sanki ben onu değil de
O beni taşıyor
Ama nereye?
Benimle paylaşmaz mısın
Ey çekilmez yük,
Yüreğinde gizlediğin
O acımasız sözü?
Yükün Orfeus’a hitaben söylediği
acımasız sözdür:
Orfeus… Yani piç… Yani orospu çocuğu…
Birazdan gelecek sevdiğin… Arkandan ilerleyecek… Ama dönüp bakmayacaksın… Yoksa
kaybedersin onu… Zeus söz verdi mi, hiç kimseyi dinlemez…
Eurydike’nin Orpheus’a seslenişi:
Sen… Beni cehennemden kurtaran… O
aşılmaz yol… Sana kavuşmak içindi bunca çile. İşte, arkandayım. Dönüp bakma
sakın. Bakarsan kaybedersin beni. Zeus söz verdi mi, hiç kimseyi dinlemez. Hem
görmeden de sevmelisin beni. Görürsen ölüm gelir bana. İnsan sevdiğini
görmemeli…
Orfeus’un Eurydike’ye cevabı:
Eurydike… Sevdiğim… İzin ver de anlatsın
gölgem, seni nasıl sevdiğimi. Bu adam desin, adam değil, köpeğindir senin.
Lütfen, bir kez olsun bakayım gözlerine. Ben, Orfeus, yani sen, yani biz. Çıkıp
gidelim tepelerden. Kaçalım şiddetinden Zeus’un, Akhilleus’un, Odessa’nın. Bırak
çıkarsın Sisifos kayaları dağlara. Biz, ikimiz, kimsesiz… Alıp gidelim
başımızı, onulmaz kayalıklara…
Anlatı:
Bir sigara içimlik zaman diliminde
gerçekleşen bu hadisenin başkahramanı, esasında, Sisifos denen ibnedir.
Sisifos, sırtına yüklediği kayayı Olimpos’un zirvesine çıkarıp Zeus’un altından
ve zümrütten hediyelerine göz dikmeseydi, ya da Sisifos, uğruna ömrünü heba
ettiği o kayayı Olimpos’un zirvesine çıkarabilseydi, Zeus’un orada olmadığını
görecekti ve Eurydike şimdi Orfeus’un kollarında olacaktı. Orfeus, aşkının
şiddetinden bihaber başını arkasına çevirip Eurydike’ye baktı… Eurydike öldü…
Eurydike o an ilk kez öldü… Sevdiği kadının ölümüne dayanamayan Orfeus,
oracıkta intihar etti. Son sözleri, “bir sigara olsa da içsem” oldu. Mezar
taşına şöyle yazıldı:
Orfeus, nasıl dönüp bakarsın sevdiğine,
İnsan sevdiğine bunu yapar mı?
Sisifos… Yani hiç… Yani yokluk… Sizi
kendine inandıran Odur. Olimpos’un zirvesine birkaç adım kala, sırtındaki
kayanın altında kalarak Zeus’un hörekesini görmüştür. Zeus, yaşadığı
anlaşmazlık sonrası, Hera’nın şiddetinden korkarak saklandığı tapınağında
havasızlıktan ölmüştür.
Euriydike ise şimdi taştır. Antik Yunan
ormanında sonsuza dek yanacaktır…
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)