O kadınlar… Hani
sizin bilmediğiniz… Herkes uykudayken, fısıltıyla konuşan; hiçbir zaman
bilmeyeceğiniz… Aslında yokturlar… Böyle bir sevmek görmediğiniz… Köşe
başlarında umutturlar… Asla izin vermediğiniz… Annenizden doğmamış
kız kardeşiniz… Hatırladıkça, ağlamamak için, “anne, çay koy da içelim”
dediğiniz… O kadınlar… Yağmur yağar mı diye göğe bakanlar… Hani içinize koyup
beslediğiniz… “Bir sevmek hangi lügatte tanımlanır hocam” diye seslendiğiniz…
Cevabı yalnız sizin bildiğiniz… O kadınlar… Gökyüzünden mavi papatya sarkıtıp,
gece çanlarına kuş cıvıltıları ekler, sabaha kadar uyumazlar…
28 Mart 2015 Cumartesi
17 Mart 2015 Salı
Zaman Tutulması...
Biz gideriz biz gideriz durmayız
yerimizde. Dağlar gider yollar gider kavuşur seven sevdiğine. İstedikleri kadar
izmarit yaksalar saman alevlerinden saf katran buluruz. Biz güleriz biz severiz
değince gözlerimiz gözlerimize…
20 Şubat 2015 Cuma
Mıstır Em’le Madam Es’in Tuhaf Karşılaşması
Köşe başında beyaz sigarasını ağzına
yerleştiren Bay Em, başına geçirdiği kukuletasının bedenine kattığı karizmatik
duruşa birkaç arşın manifesto ekleyerek sokak lambasının altında yeni yeni
beliren Madam Es’in gözlerine sürme gayesiyle derin bir nefes çekti. Nefesin
tesirini bedeninde değil, yüreğinde hisseden Madam Es, vücuduna emzirdiği ince
kıyafetini bir çırpıda soyutlayarak Bay Em’in kendisi için çizdiği rotaya
titrek dokunuşlarla sokuldu. Beyaz kaldırımın yaman kokusuna kalın topuklarıyla
ahenk katan Madam Es, olası bir karda kayma hikayesine hazırlıksız yakalandığı
gerekçesiyle tek seferde yola adımladı. Madam Es’e yaklaşan arabanın korna
sesine tahammül edemeyecek kadar sükut içinde kalp titreten Bay Em, amatör
bitirimlerin ürkek dans ritimlerini ayaklarıyla şekillendirerek Madam Es’i
estetik hatlarından kavrayıp ilk yudumda kaldırıma çekti. Bünyesinde böylesi
bir çarpılma haline hiç de alışık olmayan Madam Es’in, oval kaşlarını çatmasına
ramak kala Bay Em, birkaç saniye önce içine çektiği nefesi nihavent makamından
bir telaşla Madam Es’in gözlerinden aşağı saldı. Salınan nefesin titrek
buğusunu sokak lambasının oynak ışıkları altında hisseden Madam Es, “size aşık
oluyorum galiba” isimli yeni keşfettiği bakışı Bay Em’in karanlık sakalına
okudu. Okuyuş, Bay Em’in “daha varılacak nice liman vardır” duruşuna keman
sesleri ekleyip kukuletasının altından zihnine, ciğerlerinden sigarasına ve
oradan da yedi düvele yayılıp kalabalıkta kaybolmak suretiyle karanlığa gark
oldu. Ressamın donuk zihninden sıyrılan birkaç saniyenin ardından geriye kalan,
karanlıkta kaybolan Bay Em’in, sigarasını ağzından sağ eline aldığı anlar oldu.
Resim, Madam Es’in ince elbisesinin perdesinden Bay Em’i seyre dalması; Bay
Em’in karanlıktan sıyrılıp sokak lambasının sarı ışığının altında siyah
elbisesiyle belirmesi ve yeniden karanlığa bürünmesiyle nihayet buldu. Madam
Es, o dakikalarda hangi yöne ne şekilde gitmeye karar verdi bilinmez. Bay Em’in
karanlıkta kaybolmasına şahitlik eden sokak lambaları, kendi heyecanlarını
tabiata sirayet etmek kaygısıyla birkaç saniyeliğine ışığını kesti. Belki de
bu, basit bir elektrik kesintisinden başka bir şey değildi…
13 Şubat 2015 Cuma
Leyland: Yan yana dizilmiş tuhaf kızdan bir göğün, yalnız beni barındıran, taş üstüne taş koyarak yükselttiği şatom, evim benim!
Böylelikle kırlangıçların üstünde biz
doğmadan çok daha önce yeşeren bulutlar yeniden alevleniyor. Sahip olmak sana,
yazgısız maddi kavramların pusundan sıyrılıp bir lokmada düşlerimde uyanıyor.
Şimdi her şeyinle, her halinle benimsin. Milyonlarca dolarla satın alınamayacak
saçlarını, beş para ödemeden kendime armağan ediyorum. Bir sonraki sefere
tepeden tırnağa taşralı olarak doğduğumuz şehirde buluşmak dileğiyle…
Kulübemin üzerinde rüzgarsı taşlar,
kiremit mırıltılarıyla kuş yuvası. Gerektiğinde kar kadar sınırsız,
gerektiğinde güvercin kadar tenha. Sen kapat pencereni kendini güvende san. İ
harfini oluşturan ne varsa gelir sızar içeri duvarlarından. Siz de gelin ey!
Siz de gelin diye bağırır orman. Ağaçlara, yaban otlarına ve sesine konar
erguvan.
İzin verme derim, izin verme bu gökyüzü
bozmasın ahengimizi. Yumuşak dokunun sıcak soluğundan ve gri paslı yakamozlardan
bir çırpıda geri gelsin ellerimiz. İşte bu benim dersin, benim daha
keşfetmediğim ne yazlarım var, hiç sezdirmeden bedenime sürdüğün yuvamızın
eşiği. Kaşların düzen bozan uyum, heybende incecik fistan. Ve senin anahtarın
var, dünyanı dünyama kilitlediğin. Eşikte gece gündüz öylece bekler, kapının
sesi ince nağmelerin, nihaventten yörük semaiye çalan iniltinle, “ey” dersin,
“ey kapıda bekleyen! Ay ışığınız varsa içeri girebilirsiniz.” Neyse ki cebimizde
hep bir ay ışığı olur, gelir konar patikandan sola sapınca varılan
kervansaraylarına.
Ben bazen, umulmadık yağmurların
arkasından kabuğuma çekilip Bakelard okurum. Sen Silvia’nın dağa tırmandığı roman
olursun, virgül gibi ismin sayıklanır Antik Miken Uygarlığında. Kralın başına
tacı gözlerin giydirir. Yok yere kaleleri yıkılır Rodos’un. Taslaklarım
parmaklarına ayrılmış saatli bomba, yalnızlığın göbek adı sensizlik. Şiir
yazdığını anlarsa şair her şey değişir. Hem seni görmeden nasıl yazılır
herhangi bir şiir. Bilinmez baharat desenli sunta gergefler niçin korunur Mora
adlı yarımadada. Ve niçin bir ırmak uzun uzadıya tasvir edilir zikredilen
romanın son sayfasında…
Leyla’sı olan bir adam gibi değil,
Leyla’sı olmayan bir adam gibi yaşıyorum seni, kainatın bize öğrettiği düsturu
yadsıyıp tepeden tırnağa istediğim gibi… Ey benim titrek yadsımalarım, nasıl da
gelir oturur buzdan kederime. Sen çıkıverirsin sokağımın sedeften tortusuna,
“benim” dersin, “benim işte olmasını istediğin şey; siliyorum şimdi bunları, bir
daha kapatma kalbimi. Çare yok, kapı açıksa girilecek.
Düş kurmanın masum derinliğinde
oyuncaklar ıslatırım sana. Bak derim, bu yanakların için, bu kirpiklerin ve bu
da kasımpatı şarkısından ve ıhlamur dumanlarından koruyup emzirdiğimiz evimiz.
Ey, titrek duman alevlerinde çığ gibi büyüyen kadınım, sarkaçlarıma gece yarısı
Bab-ı âli’den düşen nefesim benim, dizlerin ortaçağdan kotarılma yatay hazine,
kaşların siyah beyaz filmlerin sinopsisi, kim getirir şimdi yosun tutuşan
şehrimde bir araya seninle beni?
Şimdi bu benim gençliğim, bu çocukluğum
ve bu da bebekliğim. Bunu bir köşeye koy, bu sobamız olsun ve bu gülüşümüz.
Kıyımızdan portrelerin tepesine, saman alevlerinden tasarladığımız bu narenciye
merhametleri ve kalbimizin ritmik dans edişini ve şafağın tutsak mavisini
yerleştirelim ve tek yudumda bir gerçek gibi ansızın yok olmasına karşı
gelelim.
Olur mu evim, olur mu şatom benim...
29 Ocak 2015 Perşembe
2 Ocak 2015 Cuma
Camus'sal Alan
Uyandığımda Gregor Samsa gibi dev bir
böceğe dönüşmüştüm. Yataktan çıkmakla çıkmamak arasındaki tereddüdüm yarım
saatimi aldı. Başımı sola çevirip pencereye baktığımda, pencere olması gereken
yerin küçük bir kütüphaneye dönüştüğünü gördüm. Dikkatimi verip kitapların
adını okumaya çalıştım. Ses ve Öfke-William Faulkner, Bir İdam Mahkumunun Son
Günü-Victor Hugo, Yabancı-Albert Camus… Hemen Yabancı’yı açıp 55. sayfayı
okumak istedim. Neden 55. sayfayı okumak istediğimle ilgili en ufak bir fikrim
yoktu. Yabancı’yı almak için kolumu uzattığımda bütün kitaplar Albert Camus’nün
kitaplarına dönüştü. Vadideki Zambak-Albert Camus, Yahudinin Tahta Kılıcı-Albert
Camus, Binbir Gece Masalları-Albert Camus… Yalnızca bir kitabın ismi yoktu ve
üzerinde “Kamusal Alan”dan başka hiçbir şey yazmıyordu. Elim gayri ihtiyari bu
kitaba uzandı. Önsözü ve içindekiler kısmını atladım ve ilk sayfayı açtım:
Sayfa 1: “Zafer inananlarındır” Aziz
Yıldırım…
Sayfa 2: “Evdeki hesap çarşıya uymaz”
Anonim…
Sayfa 3: “Kamusal alana başörtüsü ile
girmek yasaktır” Ahmet Necdet Sezer…
Sayfa 4: “Kamusal, umumî demektir”
herhangi bir Türkçe sözlük…
Sayfa 5: “Alan eski Türklerde tuvalet
anlamında kullanılır” Türk Bilge Kağan…
Sayfa 6: “Bu durumda kamusal alan, umumi
tuvalet anlamına gelir” herhangi bir düz mantık…
Sayfa 7: “Öyleyse sıçmaya bile
başörtüsüyle giremeyeceğiz” mamalaksoyka…
Kitabın ne anlattığını idrak etmeye
çalıştım. İdrak kelimesini kullanmam beni işkillendiriyordu. Bir kitabı elime
alır almaz son cümlesini okumak huyumdu. Bunu yapmadığımı anımsayıp derhal son
sayfayı açtım. “Yazarın Diğer Yapıtları”… Aradığım şey bu değildi. Bir sayfa geri döndüm ve
esas son sayfayı açtım:
Son sayfa: “Belki de budur seninde
söylemek istediğin, havaya kalkmaz, şerefe kalkar kadeh dediğin” Arif Nihat
Asya…
Bütün bu okuduklarımın ne anlama
geldiğini çözmeye çalışıyordum. Düşünce emaresi bir hamleyle başımı sola
çevirdiğimde, Madam Bilengo’nun yanı başımda oturduğunu gördüm. “Nedir dedim,
madam nedir bu hikayenin aslı?”
Madam titrek şefkatini burnundan soluyup
ağzından çıkardı:
“Uyandın dedi, kitap meselesi sadece bir
rüyaydı.”
“Rüya mıydı? Peki bu rüyanın manası ne
madam?”
“Bilmiyorum dedi madam, son cümleyi
okusaydın manayı çözebilirdim.”
“Okudum madam, Arif Nihat Asya…”
“Hayır dedi madam, son cümleyi okumadın.
Onu sen uydurdun. Son sayfayı açtığında çoktan uyanmıştın. Son cümleyi okumak
için kitabın sonunu ilk açışında, yani ‘Yazarın Diğer Yapıtları’ başlığını
okuduğunda uyandın. Sonrasını kendin uydurdun.”
“Meraktan dimi Madam?”
“İnsanın başına ne geliyorsa” dedi
madam.
“Anladım madam, anladım.”
Davayı çözmüştüm. Rüyanın en kıyak
yerinde uyanan herkesin yaptığını yapmış, uyandığımı zihnimden gizlemeye
çalışmış, gözlerim kapalı, hareketsiz öylece uzanmıştım. Rüyamın devamını
kendim uydurup, sonra uydurduğum şeye inanmayı seçmiştim. Zaten hakiki uyanış,
rüyanızın uydurma olup olmadığını sorgulama mahiyetindeki birkaç saniyelik
zaman dilimine verilen isimdir ve insan daima inanmak istediği şeye inanmaya
meyyaldir.
Gene de küçük bir kütüphane görme
umuduyla başımı pencereye çevirdim. Pencereden içeri giren güneş ışıkları,
hayatın büsbütün bir kütüphane olduğunu söylüyor, kalk da oku diyordu. Öyle
yaptım, Madam Bilengo’yu cebime koyup, çişimi yapmak amacıyla kamusal alan’a
doğru yol aldım ve olmazsa olmaz bir Amerikan türküsünü dilime doladım: “Ay em
e lonli koboy…”
17 Aralık 2014 Çarşamba
Fakat Nezahat Bu Boktan Bir Müzeyyen!
Bugüne kadar sana iki yazı yazdım.
Birkaç yazıda da gönderme yaptım. Microspul bacteria tamamen senle ilgili. Bir
de yazısız bir başlık var ya hani, kendi çapımda “siktir çektiğim”, o da
sensin. Bu sana üçüncü ve son yazım. Bunları yazıyorum çünkü gitmekten
bahsediyorsun, bu konuya birazdan geleceğim. Pastayla börekle değil,
samimiyetle yazıyorum bunları. Sana senin yapmadığın gibi yaklaşıyorum.
Üzgünüm, sen kaybettin. Bu oyunda Yeşim
kazandı, Songül kazandı, Leyla kazandı, sen kaybettin. Üstelik kazanmak gibi
bir derdim yokken, kazanmak için hiçbir şey yapmamışken kaybettin. Kendin oynadın,
kendin kaybettin. En çok nerede kaybettin biliyor musun? O güzelim yaza bok
sürdüğünde kaybettin. Eskiden tanıdığım senin için canımı verirdim. Şimdiki sen
için şeyimi bile kaldırmam.
Bugüne kadar olduğu gibi bundan sonra da
hiçbir yorumunun altında adım gözükmeyecek. Bu bir nevi kendimi koruma
içgüdüsü. Olur ya, bugüne dek yaptığın gibi bundan sonra da yeni hikayeler
uydurursun, bunun sebebi olmak istemem. Benden bağımsız ama benle ilgili
dilediğini söyleyebilir, herkesi inandırabilirsin. O güzelim yaza bile bok
atabilirsin. Şimdiden hepsine “doğrudur” diyorum. Doğru ya da yalan olması bir
şey değiştirmiyor çünkü benim için.
Keşke hep güzel kalsaydın... Yeşim gibi,
Songül gibi, Leyla gibi… Ama dedim ya, kendin oynadın, kendin kaybettin… Şimdi
gitmekten bahsediyorsun. Sana git ya da kal demeyeceğim. Gitmenle kalman
arasında tepeden tırnağa boşluksun benim için. Dilediğin kadar kalabilir, hemen
şimdi siktir olup gidebilirsin. Ne kızgınlığım var ne kırgınlığım. Nötrüm sana
karşı. Küs de değilim. Konuşacak bir şeyim olsa, konuşurdum. Pastayla börekle
değil, samimiyetle gelirdim yanına, gel kız makyaj tazeleyelim derdim, çekerdim
bir kenara, konuşurdum. Ama inan, seninle konuşacak hiçbir şeyim yok. Ne
geçmişe, ne şimdiye, ne geleceğe dair. Hani diyordum ya, beni hep gülerken
hatırlayın diye, sen kafana göre takılabilirsin…
Bu yazıyı yazmamın sebebine gelince… “Gitmek”ten
bahsediyorsun. Gitmek deyince bir şeyler söylemek gelir içimden. Bu hayatta benden
güzel kimse gidemez. Ve gidecek adam, “kal”, “gitme” gibi sözleri dinlemez.
Hele hele iki yazı okudu diye “tamam ya biraz daha bekleyeyim” demez. Gidecek
adam gider. Arkasına bakmadan, dönüp bana bakıyor mu diye merak etmeden,
aklıyla, kalbiyle, midesiyle, bütün organlarıyla çekip gider. Gidiyorum diye
ilan etmez. Gidecek adam, benim gibi gider. Şimdi “sen ilan etmedin mi”
diyeceksin. Onu biz değil, Yökümüz ilan etti. “Gitme”lere “kal”lara da biz
itibar etmedik. Kalacaksan sen bilirsin sayın bayan, ama gideceksen, benim gibi
git.
Will not see you later, fuck the
calculator…
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)