26 Şubat 2017 Pazar

Film Şeritli Duraklar: Güneşi de Alacağım Dizlerime! Nasıl Ay'ı Aldım Da Ko'dum Onu Da Alacağım

Dizdim ellerine türlü çiçekler türlü menekşeler türsüz kasımpatı.
Bakıyordu limanda kahverengi saçlarıyla delik deşik bir samyeli.
Hali her kokuyordu heyecan haberlerinde televizyon vardı elleriniz.
Şarkıda mısra bir ahenk ki sormadınız kim bilir kimin yasemini.
Baharda güneş kokulu akyeldiniz ak yeleleriniz türlü koşmalara meyyal damlıyordu.
Bitiyordu şuracıkta nefesiniz çiçekleri kaktüs gibi parlıyordu sevdiniz.
Benim yolları o geçen adımda her gülüşünüz saklı
ve atıyordu taklalar değme güvercinler değme samyeli.
Kuruşluk beş nilüferleriniz yelkovan geçiyordu türlü şehrinizden türsüz bacalarınızdan güneş ağlıyordu.
Sormadınız mısra bu kaçıncı bahar geçen yollardan geçmeyen senelerden hiç gibi güldünüz.
Benim saçlarım kevgir kokar adamın yarım işçilerinden mesaiye kaldı dakika hiç.
Sormalı mı akşamı sarmalı mı sarmaşıklar dolambaçlı yollar karaltında üç mısra.
Adında şair saklı terinde ilaç bir gibi yasemin kenevirler kerevizler ve bacasız güz.
Durak bir otobüs bir otobüs tam buralarda tam köşeyi dönünce ellerinizde her mevsim.
Bahara başka kaldı sanki durmadan koşar adım durmadan duraklara kapalı.
Mehtap düz belki ışıklı aydan sonbahara engizden körfezden çingeneler romanlar şiirler yazılı.
Mevsim her mehtaba bir kala bir kalalarda oracıkta öylece durakaldınız.
Eldivenler kesilmiş mantonuzda tüy resimler tüy kırlangıçlar ve siz.
Samyeli gibi tan yeri gibi değme çiçeklerle değme kaktüsle film şeridi gibi geçtiniz.

5 Şubat 2017 Pazar

O Kadınlar: Böyle Bir Sevmek Görülmemiştir


Şeb-i yeldayı müneccimle muvakkit ne bilür
Mübtela-yı gama sor kim geceler kaç saat

O kadınlar, antik yunanda fâ i lâ tün bir deniz
Sarılır elleri ince eldivenlerle görseniz
Sarışın geceler, eflatun gazeller sulak camlarda
Biz uyansak da papatyalardan o kadınlar uyumakta.

Moralılar… Çıkıp belediye hoparlöründen o kadınlar’ı anlatırdım, ama şehir buna hazır değil. Sevdamızı duysanız aklınız karışır, beyniniz kanar, anlamazsınız. Siz sadık birer vatandaş olarak iş yerinize ve okulunuza giderken, o kadınlar ellerine topladıkları papatyaları masmavi gökyüzünden aşağı atıp kırmızı renkten bir sardunyanın söğütten sepetten kollarına salkım döşek bir inilti yerleştirirler. Bu size hicazkardan nihavende geçiş anında bir kesik nağme gibi geliyor olabilir; kim bilir. Antik Yunan’da Sokrates’in savunmasından öte gidemeyen bu inilti, bugün de kayda değer doğuşlar meydana getirmeyecektir. Çünkü anlamazsınız. Anlamazsınız ve anlatamadığımız gerekçesiyle bizi yargılarsınız. Sizlere bütün samimiyetimle o kadınlar’ı anlatmak isterdim. Ama bunu ne o kadınlar, ne de ben yapacağım…

Şarkılar gökyüzünden hicazkar bir çağrı
El değmemiş limanlarda satılır meyânı
Titrek yudumlar, barok martılar Antik Yunanda
Biz uyansak da gün ışığından o kadınlar uyumakta.

Moralılar… Sizlere o kadınlar’ı anlatırken, Spinoza’nın karnı tok sırtı pek determinizminde ve Bergson’un hür iradeyi köreltilmesinde “ateistler bunu da açıklasın” kıvamında bir başkaldırı meydana getirebilirdim… Böyle bir sevmek karşısında içinde bulunduğunuz ölü toprağının ayırdına varıp, kendi bataklığınızda yok olmak için her geçen gün televizyona daha bağımlı hale gelirdiniz ve sizin için kaçınılmaz son’un başlangıcının hemen hemen buna tekabül ettiğini televizyondan seyrederdiniz. Üzgünüm, bu türden çağrının sizin tarafınızdan anlaşılamayacağının farkındayım. Bunu size anlatmak yerine bir örnekle geçiştirmek istiyorum…

Dinlerdim beyaz gecenin titrek rengini
Telaşlı kuşların doğurduğu böğürtlen bahçesini
Yalancı çaylar, acı kahveler mehtap ayazda
Biz uyansak da kahvaltıdan o kadınlar uyumakta.

Moralılar… O kadınlar… Ah o kadınlar… Hani geceleri mısra döküp şiir okurlar. Sorsanız hiçbir yerde yokturlar. Bilseniz, gizli nehirlerde çocukturlar. Şehrin ortasında kırılgan yörünge çizerler, dağınık sokakların korkusuna gergef dikerler. Moralılar… Şeb-i yelda’yı bilir misiniz? Hani en uzun gecesidir yılın. Sizler onun 21 Aralık olduğunu iddia edersiniz. Ben size, o gecenin o kadınlar’ın yanında yaşandığını anlatsam, anlamazsınız. İnkar edersiniz ve beni yargılarsınız. Ama doğrudur söylediklerim. İspatım da var üstelik. Hayır, böyle bir sevmek daima masallardadır. Ve biz o masallardaki pembe incili kaftanlarız. O kadınlar, sizin o çok değer verdiğiniz yargılarınızın üzerine kaftanlarını serip otururlar. Duysanız, ne güzeldir sesleri… Bilseniz inceciktir yürekleri…

Akan camlardan çıkarıp ruhunu
Kurutur güneşte ıslak gururunu
El yazması kitaplar, gümüş bakraçlar o sokakta
Biz uyansak da gün ışığından o kadınlar uyumakta.

Moralılar… Sözlerim nihavend desenli kaba sofu yaftası gelebilir. O kadınlar’ı alışkın gözler ve kudurmuş dillerden sakındırmak, yeşil göğün yeşil ağaçlara ballandıra ballandıra anlattığı vazifemdir. Bunu, konformist bir uysallıkla değil, isyankar bir ahlakla da değil; bunu yalnız ama yalnız ‘İ harfinden bir adam’ gibi yapacağım. O kadınlar’ın ağızları misk, elleri sabun köpüğü… Göz sürerek ya da kulak kabartarak kirletmeyiniz. Bırakın bu dünyanın düzeninde bir yerimiz olmasa da kendi düzenimizde sessiz sedasız yaşayalım. Amazonlar, Avustralya çölleri ya da Roma’nın tenha köşeleri… Neresi olursa olsun, sizden uzakta birkaç nefes daha alalım…

Bir nefes bir gülüş alır aklını goncanın
Sanılır yaprağı düşer rüzgardan bir ağacın
Soğuk eller, saydam bakışlar o kadınlar’da
Biz unutsak da geceleri mehtap hatırlatmakta.

Moralılar… Geceler ve sabahlar, ayrı geçirdiğimiz her an için bizden özür bekliyor. Yollar, bizi bize kavuşturmak için kuruluyor sanki. Ellerimiz böğürtlen mevsimlerine amade gelincik. Şimdi romantik, şimdi duygusal şeyler de yazabilirdim. Anlamazsınız. Bunu Sokrates’in -ki Sokrates kendini savunmuştur- ya da Kamü’nün -ki Kamü kendini savunmamıştır- savunmasına benzer bir duruş olarak kabul edin. Yani savunsam ne, savunmasam ne. Anlatsam ne anlatmasam ne. Sevdik, ne iştir bilmeden sevmeyi. Belki yağmur yağar da sesimiz duyulur diye; belki olur ya insan olmak nasip olur diye; ya da belki olası bir batakhanede adımız sohbet içinde bir defa geçer, oturur bir köşeye ağlarız, -hani ağlamayız da, hiçbir şey yapamazsak, bize yapacak şey bırakmamışlarsa mesela- birbirimizin başına omzumuzu dayarız, geçer dimi deriz, bu da geliriz bu da geçeriz diye; hani son defa bakışırken el sallarız, şimşek çakarız, yağmur olur ansızın yağarız, hani güneş olur üstümüzü kuruturuz, hani martılar falan… hiçbir şey yapamazsak oturur sessizce karışık meyve nektarı içeriz diye… size o kadınlar’ı… yani bunların hiçbirini anlatacak değilim…

21 Ocak 2017 Cumartesi

Bir Ses Kaydına Müteallik Mutluluk Yazısı: Bilenler Bilirler Çiçekleri Topraklarda Yetiştirenler Çiçek Satıcıları Değil, Bahçıvanlardır

Bir arkadaşımın da başına gelmişti; yazdığı bir şiiri başka biri okumuş ve youtube’a yüklemiş. Ben de “hadi len” demiştim para karşılığı tutmuşsundur sen o adamı. Öyle değilmiş.

Siz olmayan okuyucularımdan biri “Leyla’nın Gemileri”ni okumuş, kayıt yapmış ve herkese dinletmiş. En son babalar duyar hesabı, en son yazının sahibi öğrendi bunu. Bir yerlerde birileri yazınızı okuyor ve bundan haberiniz yok. Garip, garip ama çok güzel bir duygu bu.

Leyla’lı yazılarımın bir kadın sesine yakışacağını hiç düşünmemiştim. Ama yakışmış doğrusu. Bir kadın, leyla diyor ve yakışıyor. Olmaz deme olmaz olmaz demiş şarkıcının teki.

Sözün özü, hiçbir iddiaya, hiçbir amaca, hiçbir kurguya, hiçbir düşünceye yer vermeyen, baştan sona doğaçlama yazılan yazılarımın başkaları tarafından okunması, üstelik ses kaydı alınıp haberim olmadan hiç tanımadığım insanlarca dinlenmesi vs vs vs güzel şey doğrusu. Ne demiştik: kalanın da gidenin de gönlü hoş olsun.



17 Aralık 2016 Cumartesi

Aralık İntiharı: Ölüme Meyledenlerin Ceplerindeki Satırlar


Sevmeye ramak kalmıştı ve sen yoksun. Akşam üzerleri gün batımında ellerin yok. İntihardan kaskatı bir mevsim kara çalarken atlı arabaların, kirli menekşelerin, sisli gökyüzlerin yok. Şimdi tuhaf sütunlar ülkesinde kına rengi çocuklar görüyorsundur, kırmızı günlere uyandığın geçmişini unutup…

Belki de yaşlanmamak için miladi takvime geçmişizdir. Ve görmemek için düşen çocukları, hayat devam ediyor yalanını üretmişizdir. Oysa hayat devam etmiyor, oysa hayat ölüyor. Diri diri yanıyor bu dünyada insanlar. Ve öyle alışmışız ki buna, kimse yanık kokusu almıyor…

Mora artık bir yarımadadır. İntihara meylederken göz kapaklarım, sessizce akıp giderken ırmak; kırmızı, bir renk olmaktan daha fazlasıdır. Artık köyün sosyeteleri sabahın 8’inde giderler AVM’ye. Kırmızı ruj sürdükleri için kırmızı eşarp giyerler. İki saat kapıda AVM’nin açılmasını beklerler. AVM önlerinde ana haber bültenleri yoktur…

Her yıl aralıkta intihar eder bilirsin. Güze çalar simsiyah vagonlar demir yollarında. İşte halep işte arşın! Kim ölçecek mesafeyi? Sözlerimiz mi? Ellerimiz mi? Gitmediğimiz, gitmeyi düşünmediğimiz yollarımız mı? Gündüzleri de örtsün gökyüzü, görünmesin çirkin yüzlerimiz.

Kaç gecedir hiç güneş görmedim! Yorgunum, şairim ve şiirim yok. Yaşamak en büyük yalanım. Korkudan kuzeye kaçarken güvercinler, şairim ve kalemim mürekkep damlatıyor. Bir dilencinin ellerinde bayram ediyor paralar. Bir kelime… Tek kelime… Çıktı çıkacak dilimin ucundan, susuyorum. Şairim çünkü konuşmayı bilmiyorum.

Böyle yazacak beni gazeteler: Şiirsiz şair, dün gece… Yaşamak en büyük yalanıydı diyecekler. Şairim, cesedimi teşhis edecek yok. Şairim üstelik şiirim yok. Bir kelime… Tek kelime… Çıktı çıkacak yokuşun başını, vurdu vuracak hayatımı en kuytu köşesinden. Ve susturacak saatleri: tik… tak… tik… vakit geç olmuş diyecek birisi. Üstü örtülecek bütün yalanların. Susturulacak konuşma sırası gelen. Unutulacak adımla birlikte ne varsa kaybolup giden…

Durul İlhan durul denizler duruldu sen de durul

12 Kasım 2016 Cumartesi

Leyla’nın Gemileri

Deniz oluyorum.
Gözlerinden gemilerin açıyor gözlerime yelken. Meltem sesli bulutlar güvertende kalbime demirliyorsun. Rıhtımda şarkılar ince ve sesli nağmeler yağmur damlıyor. Leyla seni seviyorum duyuyor musun?

Dünyanın en devrik iklimi senin yanın. Kaç gecedir hiç güneş görmedim rüyalara daldım. En şekilsiz coğrafyanda çay demliyorum. Atın dört nala uzak ülkelere koşuşup duruyor. Atını dizginliyorum söylenecek söz yok. Gemilerin yelkovan bedenlerin titrek lambalarına biçimsiz süzülüyor. Leyli aç kapıyı ben geliyorum. Ellerimde türlü yosunlar çiçekler saksı böğürtlenler var. Tutulup kırlangıç mevsimlerim dizlerine seriliyor. Neşet Ertaş şarkıları sana yazılıyor. Güllerinde talih nergisleri görüyorum yaban ayları evcil kediler. Uzanıp Beşiktaş’ın beş dakkalık seyrine sigara sarıyorum. Leyla biliyorsun seni seviyorum.

Leyla’nın gemileri, uzak iklimlerin taze baharlarına iç çekimlik şarkılar yazdırır da ahali bahtsız ve saygısız yürür gider bir şehirden bir şehre. Yosun desenli milenyumluk sütunlar metrobüs duraklarında gazete kağıtlarına sarılır ne polis kaygısı ne jandarma korkusu. Leyla görülmüştür. Artık ne mantık girer devreye ne akıl ne bilinçaltı. Yalnız titrek kalp ritmleri. Yalnız sevmek içgüdüsü.

Leyla’nın gözleri sokak başında oturan kadınları gördü. Kadınlar el işi örüyordu ince danteller iğne oyası yaşmak dokuyordu, bıraktılar. Kediler Leyla’nın kokusunu burunlarından ciğerlerine değil, kalplerine doldurdular. İnsanlar tramvay yerine bulutlara doluşup yağmur olup yağdılar. Leyla’nın gözleri tellerde oturan kumruları gördü:

Kumrular tellerde oynaştılar
Kumrularla teller de oynaştılar.

Leyla attı adımını şehrin kuzey yamaçlarından Engiz’in ince buhurdanından. Yolların yol olmadığı, saatin vakti göstermediği zamanlardı. Sonbahar yazdan kalma günleri, kıştan bozma seneleri yaşıyordu. Ellerimiz üşümekle ısınmak arasında birbirlerine değiyordu. Aşk, hangi mevsimde yaşanır hocam diye bir bilene soruyorduk. Leyla geldi. Dertler bitti. Leyla gelmeden önce üşümüştük ölüp ölüp dirilmiştik güzel günlerimiz yoktu. Daha kasımpatı çıkmamış, samyeli esmemişti yanılmıştık. Aşkın aşk olmadığı yüzyıllardı. Leyla’nın eteklerinde onlarca ağaç büyürdü. Bir ağaç biter, bin ağaç sulanırdı. Leyla’nın dillerinde ince nağmeler, hiç desenli şarkılar ve içince içi acıtan sözler vardı. Şimdi Leyla vardı. Mevsim daimi bahardı.  Güzel günler, taze baharlardı.

Leyla’nın pusulası, kuzeyi göstermeyen şarkıların kliplerinden koparılmış çiçek resimleridir; onca şairin onca memleket sevdalılarının dillerine doladığı aheste ritmler ve titrek dudak hareketleridir. Leyla’nın leyla oluşu yalnız leylalara özgü saatlere denk gelir. Kızıl kaldırımlarda leylak kokulu sıçrayışlar ve kuğu misali süzülüşler ancak leyla’nın ayaklarında hissedilir. Leyla rakkastır ve rakkasın kulakları ayaklarında değil midir?

Atakum’un saf altından üretilme yarı baygın parmak izleri en taze menekşelerin taç yaprağından kotarılma hafif tütsülü mor salkımlar, Leyl’in gözlerinde birer sanat eseridir. Ne de olsa Leyla’dır ve öyle kalacaktır. Duymayanlar duyanlara anlatacaktır; televizyonlar anons geçecek, gazeteler yazacaktır; Leyla, dünyanın en leyla kadını, yedisinde neyse yetmişinde de o olacağını vaad eden, hakiki dilber, harbi güzellik…
Bir sabah bembeyaz ışıklarla olduğum yerde belirecek, belinden ince kıvrımlarla kollarına ahenkli ritmler çizecek, dün olduğu gibi bugün de anın heyecanını hiçbir kelime anlatamayacak, kulağıma gaibden nihavend ezgiler yükleyecekti: “ben seni unutmak için sevmedim.”

Dünya o an duracak, sırf benim iyiliğim için, yaşlanıp da bugünleri aramayayım, bugünlerin tadını doyasıya çıkarayım diye duracak, yanağımdan bir makas alıp “hadi gene iyisin koçum benim” edalı bir bakış fırlatacaktı. Ben de dayanamayıp “büyüksün dünya” yerine “ne güzelsin leyla” diyerek heyecanımı belli edecektim… Çok geçmeden şarkılar da bizi söyleyecekti: “Vaktinden çok sonra gelen sevdalı bir yağmur gibi…”


Sonra süzülüp peteklerimden, azıcık da çekingen, vuracaktım pervası eksilmeyen kıyılarına. Ne var ne yok dökecektim içimdeki fırtınayı. Omuzların diyecektim; omuzların kadar gel-git. Omuzların kadar engebeli bir okyanusun dibindeyim. Seni çekiyorum içime kafayı bulmak için. Sonra uçuyoruz birlikte gökyüzüne. Ve pusulanın kuzeyi göstermeyen yamacında Tarkan şarkısı: “kız hepsi senin mi?”.

9 Ekim 2016 Pazar

Kalburüstü Özgürlük!

Bekir Hoca yanıma geldi. “Kalburüstü asistanlar toplanıyoruz. Beş kişiyiz. Sen de gel.” “Bir dakika dedim. Bu beş kişinin kalburüstü olduğunu kim belirledi?” Hoca kaşlarını çattı. Kızgınlıktan değil, sorduğum soruyu daha önce kendisi sormamış olduğundan. “Şimdi dedi, her türlü hiyerarşiye karşı çıkan biri olarak benim bu toplantıya gitmemem mi gerekiyor?” “Ben gitmeyeceğim” dedim. Otuz küsür asistan arasında kendilerini kalburüstü asistan olarak tanımlayan beş kişi beni de aralarına almak istiyordu. Ama ben kalburüstü olmak istemiyordum. Eminim bu fikri ortaya atan dışında diğerleri bunu düşünmemişti. Ben gitmedim. Bekir Hoca da gitmedi. Oturup sistemi yıkıp “ideal”i yerleştirme üzerine konuştuk.

Halbuki artık çok geçti. Postmodernizm gelmiş, yapısalcılık bile yıkılmış, postyapısalcılık peyda olmuştu. Düzeni yıkıp yeni bir düzen inşa etmek isteyenlerin devri kapanmış, toplumcu gerçekçilik rafa kaldırılmıştı. Anarşizm bile uzatmaları oynuyordu. Yıkıp yenisini inşa etmek yerine sadece yıkmak planlanıyordu. Yıkıp geçmek. Dünyanın iflah olmaz romantik kahramanlığından sadece iflah olmazlığı kalmıştı. En azından çağın insanı böyle düşünüyordu. Ben de sıkı sıkı Yahya Kemal’e, Ahmed Hamdi’ye ve Sezai Karakoç’a sarılıyordum. Onlar, geçmiş, şimdi ve gelecek arasında yıkmayı değil yapmayı öğütleyen kahramanlardı. Diğerleri şimdi’yi geçmişle yok edip yıkık bir gelecek tasavvur ediyordu. Adına özgürlük denen her şeyin esaretten mütevellit olduğunu biliyordum. Bekir Hoca’ya sorduğum soru şuydu: “Kralın hüküm sürdüğü Ortaçağ İngiltere’sinde yaşayan köylü mü daha özgürdür, demokratik İngiltere’deki şehirli mi?” Cevap, demokrasiden yanaydı. Halbuki kralın derdi saltanatı, ülkesinin sınırları ve zenginliğiydi. Köylünün ya da tebaanın ne giydiği, ne içtiği, neden hoşlanıp nelerden nefret ettiği kralı ilgilendirmezdi. İsteyen istediğini yapardı. Demokratik İngiltere’de ise kola içmek şart, hamburger yememek eksiklik, spor ve sanatla ilgilenmek temel ihtiyaçtı. Paris’e gittin mi sorusu, Paris’e gitmenin insani gelişim açısından elzem olduğunun telkiniydi. Zara giymek, Mango takılmak seni farklı kılardı. Lüks ürünlerin tüketilmesi başbakanı, cumhurbaşkanını ilgilendirirdi, çünkü lüks ne kadar satılırsa devlet o kadar vergi toplardı. At biniciliği sıradanlaştırır, golf oynamak elitleştirirdi. Bütün istekler, bütün ilgi alanları önceden belirlenmişti. Daha kötüsü, bunlar önceden belirlenmemiş gibi lanse edilir ve sen tercihlerinde özgür iradeni kullandığını zannederdin. Yani insanı hapse atardın ama ona hapiste olduğunu söylemezdin. Şöyle bir seçenek sunardın hapistekine: “10 tane koğuş var. İstediğini seç.” 10 koğuştan istediğini seçme hakkı özgürlük müydü? “Ya da ancak 10 koğuştan 9’unu seçebilirsin. Birine dokunamazsın” dendiğinde özgürlük kısıtlanmış mı olurdu? Çağın algısı hemen 10 koğuşa yönelirdi ve 7. koğuş seçildiğinde koğuştakiler sorardı: “Seni buraya kim gönderdi?” Cevap verilirdi: “Ben kendim seçtim.” Görünürde hiçbir problem yoktu. Ama “10 koğuştan istediğini seç” teklifi sunulduğunda ya şu cevap verilseydi: “Bir saniye. Koğuş seçmem gerektiğini kim söyledi? Belki ben koğuş seçmek istemiyorum.” İşte, Ortaçağ insanının vereceği, vermeyi düşüneceği cevap buydu. Bugünün insanı sunulan 10 koğuştan derhal birini seçer -çünkü seçimi hemen yapmazsa başkalarının güzel yerleri kapacağını bilir- ve koğuşa kendi isteğiyle yerleştiğini düşünürdü. Halbuki “koğuş seçmeme” hakkı elinden alınmıştı ve bunun farkında bile değildi. Mesele buraya nereden gelmişti? Kalburüstünden. Gidip kalburabastı yedik.

24 Eylül 2016 Cumartesi

Bir Gece Ansızın Gidebiliriz! Belki de Hayatı Yine Boşlarız!

20 milyonluk şehirde nereden baksan yalnızım. Yanıbaşımda yelkovanlar ve leylekler. Bir adım ötemde denizin tuzlu gövdesi. Bir fincan kahve, bir kadın ve kırık bir kadın kalbi…
Sırılsıklam aşığım… Yeni sütunlar, eski sütunlar, açık pencereler, kapalı pencereler, basamaklar, merdivenler… hepsi duysun! En güzel yazılar yalnızken yazılırlar. Bu tantana bu gümbürtü neden? Sevgiden beyim sevgiden…
Hey gidinin Nazan Öncel’i, senin mi bu kaçınılmaz yük? Ondan mıdır sesinin buğusu, gözlerinin karası, çirkinliğin. Bendeniz gibisin, Sezen gibi, neyse işte. Oldum olası kadın şarkıcılardan hazzetmemişimdir zaten!
Peki ya siz beyim? Nedendir incecik belinizden yarı hışımla çekip çevirdiğiniz ve bir bebek gibi emzirdiğiniz, üstelik hüznünüze hüzün kattığınız sesinizin karamsarlığı? Yoksa turnalardan haber gelmedi de ondan mı kızgınsınız gökyüzüne? Adınızı zikretmeyeceğim. Bulsun bulabilirse notalar.
Yolda yürüyorum ve bir türkü tutturuyorum:
Yarı kaygan yollardan geçerken,
Ağlak kadınlardan kaçarken,
Nedensiz usulsüz,
Girdiniz rüyalarıma.
Ama neden çıktınız hışımla?
Eteklerinizde kaldı gözlerim
Ben hiçbir kelebeğin
Bu kadar güzel olduğunu bilmezdim…
Harun Kolçak söylerken Hakan Peker de vokal yapar. Nedensiz usulsüz mısraında hicazkar kürdi bir uzama ve bu kadar güzel olduğunu’dan sonra kalkale. Lo lo lo lo sol, fa fa lo lo sol. Si si lo lo sol. La basmıyor klavyem…
Parantez içinde yazılı mısra olmadığı için nakaratın ikinci kısmında mısra değişimine gerek duyulmamıştır. Bilenler bilirler, hem sözlü hem çalgılı şarkı yazanlar, bahçıvanlar değil bestekarlardır. Bestekar, ressam ve bilumum kadın isimleri üzerine ihtisas yapanlar, aynı telden çalıp ayrı tl’den alanlar, bu dünyanın gelir adaletsizliğine dem vuranlar, geceleri mehtaba karşı türkü çığıranlar ve de onları dinlemeye hayran kalanlar da bilirler ki, bir gece ansızın gidebiliriz, belki de hayatı yine boşlarız şarkısının en uzun mısraında bir kadın göbeğinin ritmik dans edişleri ve bir erkek gözlerinin gayrı ritmik dokunuşları bir klibin sorunsuzluğuna işaret ettiğinden ve yukarıdaki şarkıların sayın yönetmenler tarafından değil, saygısız sokak çocukları tarafından çekilmesi gerektiğinden bu satırları kaleme almaktan büyük hissiyatsızlık duyuyorum. Yok mu bi şeyler diyerekten ve de fena halde raks ederekten sevgilerimi ve hürmetlerimi sunuyorum. Esen kalın; kostüm vakko…