12 Mayıs 2017 Cuma

Ben Şarkılarla Besle! Yüreğinde Isıt!

Beni şarkılarla besle, ellerinle yetiştir. Gözlerine demlediğim şiirle sev beni. Oldu olacak ellerimden de tut, hiç bırakma. Bu denizlerden bu sahillerden şu çocuklardan ne’miz eksik bizim. Güleriz biz de tüm hıncımızla tüm sancımızla. Her şeyi yerli yerine koyar çeker gideriz bu şehirden de. Ama beni şarkılarla besle, ellerinle dinlendir. Dün aldığın entarini giy akşam çıkarken. Beyaz gelecekler altında yeni lodoslara meylet. Biz böyle iyiyiz deyiver soran olursa. Tutmasın zaman bizi tutmasın şuracıkta. Haydi gel, gidelim oralara, öte taraflara. Bin yıl savaşlardan kanamaş ruhlarımızı tertemiz etsin yıldız. Sonra beni şarkılarla besle. Ellerinle sevmeyi unutma.

Varsayalım yalnızız bu dünyada. Hem kimimiz var ki. Bulutların altında bir senle ben varız. Tutuşur yanar bizimle bahar geceleri. Dilinde nem saklı senin. Dilini çıkar. Dilini ısır. Söküp at tüm kelimeleri. Ellerinde nergis desenli menekşeler var senin. Tut ki yanılmışız bu dünyada. Tut ki yanmışız fena bozulmuşuz ne çıkar. Bu gökdelenler değil mi bizi yakan. Yaksınlar. Yeter ki uzasın boylu boyunca incecik saçların. Sen kal ben kalayım aşkımız kalsın. Geriye ellerinden bir mısra, gözlerinden nihavend kalsın. Gitsin şarkılar şaraplar şiirler kimse kalmasın. Yalnız sen kal. Kalanlara acıma yansın.

Böyle bir akşam güpegündüz serildi önüme gökyüzünden turnalar. Göçen kuşlar. Göçmeyen kuşlar. Dilime dokundu gözümü ısırdı papatyalardan menekşelerden bir mısra. İçimi aldı gitti bahardan kalma martılar. Ve hüzün. Tüm hıncını çıkardı kargalardan. Ellerimizde güzel sesli şarkılar. Süzüldü etrafımıza çocuklar. Bu şekerlerden bu kamışlardan sonra. Bu kaldırımlardan al beni kurtar. Beni şarkılarla besle. Ellerinle büyüt. Sabahları günaydın demeyi unutma.

Her gece aynı şarkıyla büyürdü keşan. Her gece acem aşiran. 

7 Mayıs 2017 Pazar

Sahildeki Kız ya da Gitar Sesi ya da Yaşamak adlı bir kitabın son cümlesine ramak kala yazarın kaleminden çıkan ve sonra yazılmaktan vazgeçildiği için silinen ve editör tarafından hiç okunmayan, okunsaydı bile beğenilmeme ihtimali bulunan satırların hiç de yalanı aratmayacak bir sahilde yaza girerken çizilmiş anatomik resimlerinden geriye kalan girdaplı dumanlar ya da Lüzumsuz Gözyaşları: Belki de bizim yazılarımız, birilerinin yazmaktan vazgeçip sildiklerinden ibarettir

Sahilde bir bankta oturmuş ağlıyordu. Ağlamak ne kelime, buram buram iç çekiyordu. Yanına gittim, “nedir dedim, derdin nedir?”

Anlatmak istemedi. Kalkmaya yeltendi. Beni bir kaya farzet dedim. Kimseyi anlatamadığın derdini, kimsenin olmadığı bir yerde bir taşa/kayaya anlatırsın ya. Bütün derdin, kinin, nefretin taşa geçer. Rahatlarsın. Öyle düşün. Nasıl olsa beni bir daha görmeyeceksin, nasıl olsa birilerine anlatsam bile ruhun duymayacak.

Konuştu… Lisede bir erkek arkadaşım vardı dedi. Ergendim, kanım kaynıyordu. Erkek arkadaşıma yanaşmaya başladım. Ama o oralı bile olmuyordu. Lise son sınıfta okulun en yakışıklı erkeği yanaştı bana. Dayanamadım. Kandırdı beni. Kendimi ona kaptırdım. Birlikte oldum onunla. Erkek arkadaşımdan da ayrıldım. Ama bu lise son sınıftaki çocuk, hayatımı alan çocuk, beni terk etti. O halimle bir başıma kaldım. Sonra çok pişman oldum. Bir daha asla böyle bir şey yapmayacağıma söz verdim.
Evlendim sonra. İki yıllık evliyim. Kocama lisedeki bu olayı anlatınca başta tereddüt etmişti ama sonra kabullendi beni. İki ay önce bir işe girdim. İlk zamanlar kimseyle iletişim kuramadım. Sevmiyorlardı beni. Benim de onlardan hazzettiğim söylenemez. Sonra bir çocuk ilgi göstermeye başladı bana. Hoşuma gitti. Sonuçta ofisteki tek arkadaşımdı. İş çıkışları kafelere falan gittik. Çok ısrar ediyordu kıramıyordum. Sonra yavaş yavaş ben de gitmek istedim. Her mesai sonu çağırsa da dışarı çıksak diye bakıyordum. O da hep çağırıyordu. Evine çağırdı bu sefer. Bir kahve içmeye. Gittim. Nasıl oldu ne olduysa oldu işte. Anlamadım. Kocamı aldattım. Ağlıyorum ya, kocamı aldattığıma falan değil, kendime ağlıyorum. İnsan kendine ağlar mı? Ben ağlıyorum işte. Kendime ağlıyorum, kendime üzülüyorum.

Teselli vermem gerekiyordu. Elimi omuzuna koydum. “Üzülme dedim, orospular için değmez.”

Adam kalktı sandalyeden yürüdü boylu boyunca bir şehrin
Açıldı düşe kalka bir mevsim ve yıldızlar kara geceyi resmetti
Kadın dondu gözleri dümdüz yelkovanlar saatler menekşelerle
Yağmurlar güneşler dumanlar ve sam yeli adamla birlikte gitti

15 Nisan 2017 Cumartesi

Özgürlüğü Arayan Adam Çareyi Gitmekte Bulur

-İlhan nerde?
-Denizde...

Çıkıyorum denize nazır evimden. Çıkıyorum herkesin manzarasına vurulduğu, Ş’nin “burada yaşayalım” dediği evimden. Çıkıyorum kafamda hiçbir şüphe yok. Artık arabamda yaşayacağım. Çekip deniz kıyısına dalga seslerini koklayacağım. Artık bütün evler benim, bütün sokaklar, bütün deniz, değme sahil… her yer benim. Bohemin dibinde, kainatın üstündeyim soran olursa. Şimdi deniz suyumu kovalarla getirir, balıklar şiirimi besteler, güvercinler bir kere de benim için atar taklalarını. Çıkıyorum çünkü bu benim. Ben böyleyim. Dört duvar arasına sıkışıp kaldıktan sonra ister hapishane ister ev. Ne fark eder? Kafama eserse giderim oraya, sıkılırsam dönerim tekrar. Benim değil mi kanalizasyonlar, ben değil miyim köşe başlarında çetecilik oynayan.

Gece yarılarında otelden ne farkı vardı evimin. Bir yatak bir de banyo değil miydi bütün derdim. İşte yatak: arabam. İşte banyo: yağmurlar ve deniz. Biz de varız ey ilhan biz de varız derseniz… buyurun misafir edeyim sizi de. Dalgalar yastığımız, balıklar yemeğimiz, arabam kulübemiz olur. Yok ben yaşayamam derseniz. Buyurun, sizin dört duvar. Buyurun sizin hapishaneniz.

Böyle bir adam özgürlüğün düştü peşine, artık uyumuyor geceleri de, girdi bir aleme ki çıkmak nedir bilmez. Bir deniz var halinden anlayan, bir de balıklar. Sokak köpekleri yoldaşım, filozof kediler kardeşim, dilenciler aziz dostumdur benim. Biz kaldırım çocukları olmaya meyyal, yeni ve gizemli şehirler arayan, onca derdi bir kenara atıp çekip uzaklaşan… kaç kişi kaldık şu dünyada. Şimdi dünyada kalan ama dünyadan olmayanların şerefine… çıkıyorum evimden. Denize nazır bir evim vardı; artık denizin kendisi benim…

Ne demişti şair: ne zaman hürlüğün barışın sevginin aşkına bir cıgara atmışsak denize, sabaha kadar yandı durdu… 

4 Mart 2017 Cumartesi

Kış Mevsiminde Yazılmış Bir Sonbahar Yazısıdır

Mevlam ayrılık vermesin
Gökte uçan kuşa Leylam
Gökte uçan kuşa verilmeyen ayrılık. Bize değil, sevdiklerimize değil, insanlara değil; gökte uçan kuşa. Kuşlara bile verilmeyen ayrılık… Göçmen kuşlara, göçmeyen kuşlara… Onca şiir, onca şair, değme imge, değme metafor hiç kalır yanında. Klasik şairler, modern şairler, bir halk türküsünün sözlerinde erir. Ben de buradayım diye bağırır anonim bir ses:
Ölüm Allah’ın emri de
Şu ayrılık olmasaydı
Kalp titrer, dil susar, gözler alabildiğine enginleşir. Mekan ortadan kalkar, zaman kaybolur. Gurbet, memleketi olanlara aittir. Memleketi olmayanın gurbeti olmaz. Onun bile kıymeti bilinmelidir. Hani diyor ya Mevlana: “Hangi ilahi aşk anlaşılmış, hangi fani akılla.” Onun gibi bir şey işte. Nefes alır verirsin. Tarih ilerler, saat yerinde durur. Her sonbahar, bir kış mevsimine mahkumdur.

Eylül…
“İki kere doğmayan cennete giremez” der Gaybî. “Müminler ölmez” diye karşılık verir Bursevî… Hiç ummadığın bir anda aklına düşer bütün çocuksu kanmaların, bütün uslu yalanların. Neşet Ertaş dinlediği belli bir şarkıcı mikrofonu alır eline ve “sezgi’nin bir dilsiz râvî olduğunu buldum” diye çıkışır. Dilsiz râvî; dilsiz rivayet eden; “sezgi-rivayet-hadis”… Bulanık mı? Her şey mi bulanık? Köpüklerin silindiği an, denizin masmavi olduğu andır. Bir meyvede çekirdeği ve bir çekirdekte bütün meyveleri görürsün. Adına eşya denen hiçbir şeyin olmadığını, bu dünyada baki kalanın hoş bir sada olduğunu, o sesin öldükten sonra da duyulacağını, dünyanın ses gibi baki kalmayacağını, fani dünyada baki sesin nasıl kalacağını anlarsın. Anlarsın ama anlatamazsın. Kelimeler yetmez. Sezgi dilsiz bir râvîdir artık. Göz görmez, kulak duymaz. Temizse kalp, ancak o zaman hissedilir.

Ekim…
Prometheus’un ciğerini yer kartallar. Yer ve ciğer yenilenir. Yenildikçe yenilenir… İnsan yanar, yandıkça derisi yenilenir. Yenilendikçe yanar, yandıkça yenilenir. Prometeus mu? Antik Yunan mı? Cehennem mi? Yalnızca hayatı dolu dolu yaşayanlar yorulunca kenara çekilmezler. Hayatı yaşamak, dolu dolu… Gezerek mi, tozarak mı? Hazzın bin türlüsünü tadarak mı? Yoksa Yunus gibi mi? Çiçeklerle iyi geçinerek, gülü incitmeyerek mi? Ve kenara çekilmek nedir? Dünyadan el etek çekmek mi? Durulmak mı? Yolda olmak nedir? Yürümek mi? Yaşamak mı? Sizin “yaşamak”tan anladığınızla benimki aynı mı? Günlerden Pazartesiyse ve “üç gün sonra buluşalım” dersem, Perşembe mi buluşacağız, Cuma mı? Üçüncü gün mü, aradan üç gün geçtikten sonra mı? Cevaplarımız aynı olacak mı? Yeni ve kısık bir sesle söze girer Yunus: “Adımız miskindir bizim”. Yahu tembel değil, meskenet diye bir şey duymadınız mı?

Kasım
İntihara bir ay kala hayattan son bir nefes çalar mevsim. Sizin “pastırma yazı” dediğiniz sıcaklığa, biz “kainatın ölümden önceki efkarı” adını veririz. Efkardır, sıcaklatır. Efkardır, terletir. Son kez çiçek açar yediverenler. Son ve en lezzetli meyveleri verir. Yüzlerinde her şeyi olduğu gibi kabul edenlerin tebessümü… Tatları da hazları da bu dünyaya ait değildir. Yanlış yoldan gidenler, meyvelerin yoldan çekildiklerini zannederler. Halbuki meyvelerin yolunda, yoldan çekilmek yoktur. Çünkü onlardır hayatı dolu dolu yaşayanlar ve yorulduklarında yoldan çekilmeyenler. Çünkü onların yolunda yorulmak yoktur. Mevlam ayrılık vermesin gökte uçan kuşa. Bu söz yazılmış en büyük ütopya değil de nedir? Ayrılık yok, yani dert yok, yani keder yok. Yalnız sevmek var, sevmekten başka bir duygu yok. Yediverenlerin, meyvelerin, çekirdeklerin dergahında. Ağaçlar bize, onları sulama imkanı verir. Eylemi gerçekleştiren insan değil, ağaçtır, meyvedir, çekirdektir. Ve tevazularından bunu asla söylememişlerdir.

Sonbahar’ın Ölümü

Bu dünyada bir nesneye
Yanar içim göynür özüm
Yiğit iken ölenlere
Gök ekini biçmiş gibi
Her ölüm erken ölümdür. Ama bazı ölümler daha bir erken sanki. Bazı ölümler ise ölüm bile değildir, düğündür, bayramdır, vuslattır. Ayrılık sonrası dönüş heyecanıdır. Doğumdur, iyiliktir, güzelliktir. Biçilirken gök ekinler, onlarla bir damla yaş dökmektir. “Gidiyorum elveda” değil, “gidiyorum, merhaba” demektir. Sonda söyleneni başa almak; “çok şükür diyerek yeniden başlamanın hayali”ni kurmak gibidir. Sizden “gidiyorum”; sana geliyorum, “merhaba” gibidir. Kalanın değilse de, gidenin gönlü hoş gibidir.


26 Şubat 2017 Pazar

Film Şeritli Duraklar: Güneşi de Alacağım Dizlerime! Nasıl Ay'ı Aldım Da Ko'dum Onu Da Alacağım

Dizdim ellerine türlü çiçekler türlü menekşeler türsüz kasımpatı.
Bakıyordu limanda kahverengi saçlarıyla delik deşik bir samyeli.
Hali her kokuyordu heyecan haberlerinde televizyon vardı elleriniz.
Şarkıda mısra bir ahenk ki sormadınız kim bilir kimin yasemini.
Baharda güneş kokulu akyeldiniz ak yeleleriniz türlü koşmalara meyyal damlıyordu.
Bitiyordu şuracıkta nefesiniz çiçekleri kaktüs gibi parlıyordu sevdiniz.
Benim yolları o geçen adımda her gülüşünüz saklı
ve atıyordu taklalar değme güvercinler değme samyeli.
Kuruşluk beş nilüferleriniz yelkovan geçiyordu türlü şehrinizden türsüz bacalarınızdan güneş ağlıyordu.
Sormadınız mısra bu kaçıncı bahar geçen yollardan geçmeyen senelerden hiç gibi güldünüz.
Benim saçlarım kevgir kokar adamın yarım işçilerinden mesaiye kaldı dakika hiç.
Sormalı mı akşamı sarmalı mı sarmaşıklar dolambaçlı yollar karaltında üç mısra.
Adında şair saklı terinde ilaç bir gibi yasemin kenevirler kerevizler ve bacasız güz.
Durak bir otobüs bir otobüs tam buralarda tam köşeyi dönünce ellerinizde her mevsim.
Bahara başka kaldı sanki durmadan koşar adım durmadan duraklara kapalı.
Mehtap düz belki ışıklı aydan sonbahara engizden körfezden çingeneler romanlar şiirler yazılı.
Mevsim her mehtaba bir kala bir kalalarda oracıkta öylece durakaldınız.
Eldivenler kesilmiş mantonuzda tüy resimler tüy kırlangıçlar ve siz.
Samyeli gibi tan yeri gibi değme çiçeklerle değme kaktüsle film şeridi gibi geçtiniz.

5 Şubat 2017 Pazar

O Kadınlar: Böyle Bir Sevmek Görülmemiştir


Şeb-i yeldayı müneccimle muvakkit ne bilür
Mübtela-yı gama sor kim geceler kaç saat

O kadınlar, antik yunanda fâ i lâ tün bir deniz
Sarılır elleri ince eldivenlerle görseniz
Sarışın geceler, eflatun gazeller sulak camlarda
Biz uyansak da papatyalardan o kadınlar uyumakta.

Moralılar… Çıkıp belediye hoparlöründen o kadınlar’ı anlatırdım, ama şehir buna hazır değil. Sevdamızı duysanız aklınız karışır, beyniniz kanar, anlamazsınız. Siz sadık birer vatandaş olarak iş yerinize ve okulunuza giderken, o kadınlar ellerine topladıkları papatyaları masmavi gökyüzünden aşağı atıp kırmızı renkten bir sardunyanın söğütten sepetten kollarına salkım döşek bir inilti yerleştirirler. Bu size hicazkardan nihavende geçiş anında bir kesik nağme gibi geliyor olabilir; kim bilir. Antik Yunan’da Sokrates’in savunmasından öte gidemeyen bu inilti, bugün de kayda değer doğuşlar meydana getirmeyecektir. Çünkü anlamazsınız. Anlamazsınız ve anlatamadığımız gerekçesiyle bizi yargılarsınız. Sizlere bütün samimiyetimle o kadınlar’ı anlatmak isterdim. Ama bunu ne o kadınlar, ne de ben yapacağım…

Şarkılar gökyüzünden hicazkar bir çağrı
El değmemiş limanlarda satılır meyânı
Titrek yudumlar, barok martılar Antik Yunanda
Biz uyansak da gün ışığından o kadınlar uyumakta.

Moralılar… Sizlere o kadınlar’ı anlatırken, Spinoza’nın karnı tok sırtı pek determinizminde ve Bergson’un hür iradeyi köreltilmesinde “ateistler bunu da açıklasın” kıvamında bir başkaldırı meydana getirebilirdim… Böyle bir sevmek karşısında içinde bulunduğunuz ölü toprağının ayırdına varıp, kendi bataklığınızda yok olmak için her geçen gün televizyona daha bağımlı hale gelirdiniz ve sizin için kaçınılmaz son’un başlangıcının hemen hemen buna tekabül ettiğini televizyondan seyrederdiniz. Üzgünüm, bu türden çağrının sizin tarafınızdan anlaşılamayacağının farkındayım. Bunu size anlatmak yerine bir örnekle geçiştirmek istiyorum…

Dinlerdim beyaz gecenin titrek rengini
Telaşlı kuşların doğurduğu böğürtlen bahçesini
Yalancı çaylar, acı kahveler mehtap ayazda
Biz uyansak da kahvaltıdan o kadınlar uyumakta.

Moralılar… O kadınlar… Ah o kadınlar… Hani geceleri mısra döküp şiir okurlar. Sorsanız hiçbir yerde yokturlar. Bilseniz, gizli nehirlerde çocukturlar. Şehrin ortasında kırılgan yörünge çizerler, dağınık sokakların korkusuna gergef dikerler. Moralılar… Şeb-i yelda’yı bilir misiniz? Hani en uzun gecesidir yılın. Sizler onun 21 Aralık olduğunu iddia edersiniz. Ben size, o gecenin o kadınlar’ın yanında yaşandığını anlatsam, anlamazsınız. İnkar edersiniz ve beni yargılarsınız. Ama doğrudur söylediklerim. İspatım da var üstelik. Hayır, böyle bir sevmek daima masallardadır. Ve biz o masallardaki pembe incili kaftanlarız. O kadınlar, sizin o çok değer verdiğiniz yargılarınızın üzerine kaftanlarını serip otururlar. Duysanız, ne güzeldir sesleri… Bilseniz inceciktir yürekleri…

Akan camlardan çıkarıp ruhunu
Kurutur güneşte ıslak gururunu
El yazması kitaplar, gümüş bakraçlar o sokakta
Biz uyansak da gün ışığından o kadınlar uyumakta.

Moralılar… Sözlerim nihavend desenli kaba sofu yaftası gelebilir. O kadınlar’ı alışkın gözler ve kudurmuş dillerden sakındırmak, yeşil göğün yeşil ağaçlara ballandıra ballandıra anlattığı vazifemdir. Bunu, konformist bir uysallıkla değil, isyankar bir ahlakla da değil; bunu yalnız ama yalnız ‘İ harfinden bir adam’ gibi yapacağım. O kadınlar’ın ağızları misk, elleri sabun köpüğü… Göz sürerek ya da kulak kabartarak kirletmeyiniz. Bırakın bu dünyanın düzeninde bir yerimiz olmasa da kendi düzenimizde sessiz sedasız yaşayalım. Amazonlar, Avustralya çölleri ya da Roma’nın tenha köşeleri… Neresi olursa olsun, sizden uzakta birkaç nefes daha alalım…

Bir nefes bir gülüş alır aklını goncanın
Sanılır yaprağı düşer rüzgardan bir ağacın
Soğuk eller, saydam bakışlar o kadınlar’da
Biz unutsak da geceleri mehtap hatırlatmakta.

Moralılar… Geceler ve sabahlar, ayrı geçirdiğimiz her an için bizden özür bekliyor. Yollar, bizi bize kavuşturmak için kuruluyor sanki. Ellerimiz böğürtlen mevsimlerine amade gelincik. Şimdi romantik, şimdi duygusal şeyler de yazabilirdim. Anlamazsınız. Bunu Sokrates’in -ki Sokrates kendini savunmuştur- ya da Kamü’nün -ki Kamü kendini savunmamıştır- savunmasına benzer bir duruş olarak kabul edin. Yani savunsam ne, savunmasam ne. Anlatsam ne anlatmasam ne. Sevdik, ne iştir bilmeden sevmeyi. Belki yağmur yağar da sesimiz duyulur diye; belki olur ya insan olmak nasip olur diye; ya da belki olası bir batakhanede adımız sohbet içinde bir defa geçer, oturur bir köşeye ağlarız, -hani ağlamayız da, hiçbir şey yapamazsak, bize yapacak şey bırakmamışlarsa mesela- birbirimizin başına omzumuzu dayarız, geçer dimi deriz, bu da geliriz bu da geçeriz diye; hani son defa bakışırken el sallarız, şimşek çakarız, yağmur olur ansızın yağarız, hani güneş olur üstümüzü kuruturuz, hani martılar falan… hiçbir şey yapamazsak oturur sessizce karışık meyve nektarı içeriz diye… size o kadınlar’ı… yani bunların hiçbirini anlatacak değilim…

21 Ocak 2017 Cumartesi

Bir Ses Kaydına Müteallik Mutluluk Yazısı: Bilenler Bilirler Çiçekleri Topraklarda Yetiştirenler Çiçek Satıcıları Değil, Bahçıvanlardır

Bir arkadaşımın da başına gelmişti; yazdığı bir şiiri başka biri okumuş ve youtube’a yüklemiş. Ben de “hadi len” demiştim para karşılığı tutmuşsundur sen o adamı. Öyle değilmiş.

Siz olmayan okuyucularımdan biri “Leyla’nın Gemileri”ni okumuş, kayıt yapmış ve herkese dinletmiş. En son babalar duyar hesabı, en son yazının sahibi öğrendi bunu. Bir yerlerde birileri yazınızı okuyor ve bundan haberiniz yok. Garip, garip ama çok güzel bir duygu bu.

Leyla’lı yazılarımın bir kadın sesine yakışacağını hiç düşünmemiştim. Ama yakışmış doğrusu. Bir kadın, leyla diyor ve yakışıyor. Olmaz deme olmaz olmaz demiş şarkıcının teki.

Sözün özü, hiçbir iddiaya, hiçbir amaca, hiçbir kurguya, hiçbir düşünceye yer vermeyen, baştan sona doğaçlama yazılan yazılarımın başkaları tarafından okunması, üstelik ses kaydı alınıp haberim olmadan hiç tanımadığım insanlarca dinlenmesi vs vs vs güzel şey doğrusu. Ne demiştik: kalanın da gidenin de gönlü hoş olsun.